Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Avrupa'nın yanı sıra yakın tarihin en acı katliam ve soykırımlarından birisi olarak kabul edilen Srebrenitsa'nın Yıldönümü için özel bir yazıyı", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Bazı çiçekler baharı müjdeler.
Bazıları sevgiyi anlatır.
Ama bir çiçek vardır ki, her açtığında insanlığın vicdanını ve o çok övündüğü "modern dünyasını" sertçe sorgular.
Srebrenitsa Çiçeği…
Beyaz yaprakları yalnızca toprağa verilen binlerce masumun anısını taşımaz; geride kalanların, en çok da "medeni" dünyanın omuzlarındaki utanç dolu sorumluluğu hatırlatır. Ortasındaki yeşil ise umudun rengidir. Çünkü en büyük felaketlerden, en organize vahşetlerden sonra bile insanın yeniden insan kalabilme ihtimaline inanmak gerekir.
11 Temmuz 1995…
Avrupa'nın ortasında, çağdaş ve ilerici Batı'nın burnunun dibinde yalnızca binlerce insan katledilmedi. O gün, iki büyük dünya savaşının ardından kibirle üretilen "Bir daha asla" sloganı, bizzat o sloganı üretenlerin bürokrasisinde can verdi.
Güvenli bölge ilan edilen, uluslararası hukukun namusu sayılan bir coğrafyada insanlar bile isteye ölüme terk edildi. Diplomasi, insan hakları bildirgeleri ve küresel kurumlar, modern tarihin en kanlı tiyatrosunda seyirci koltuğuna oturdu.
Bugün kendimizi modern dünyanın elitleri olarak tanımlıyoruz. Bilim baş döndürücü bir hızla ilerliyor, teknoloji sınırları ortadan kaldırıyor, bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat bu konforlu illüzyonun ortasında, modernitenin yüzüne çarpılması gereken sarsıcı bir gerçek var:
İnsanlık gerçekten ilerlemedi. Sadece barbarlığın araçları estetik hale geldi, katliamlar kusursuzlaştı.
İnsanlık, vicdanen gerilerken sadece teknolojisini büyütebildi. Albert Camus, insanın en büyük sorumluluğunun umutsuzluk karşısında bile insan onurunu savunmak olduğunu söyler. Ona göre başkaldırı, yalnızca açık zulme karşı değil; modernitenin insanlığa enjekte ettiği o organize kayıtsızlığa karşı da verilen ahlaki bir duruştur.
Çünkü insan, ancak başkasının acısını kendi bedeninde hissedebildiğinde insandır; o acıyı istatistiksel bir veri olarak tasnif ettiğinde değil.
Srebrenitsa Çiçeği konforlu salonlarda göğse takılan romantik bir anma sembolü değildir.
O, modernitenin en organize suçu olan "unutuşa" karşı açan bir çığlıktır.
Sessizdir; ama suskun değildir.
Konuşmaz; ama ileri toplumların vicdanına zehirli sorular sorar.
Belki de çağımızın en büyük vebali nefret değildir.
Modernitenin bizi getirdiği o korkunç nokta: Alışmaktır.
Ölümlere, dijital ekranların arkasından kahve yudumlayarak bakmaya alışmak…
Savaş görüntülerini sosyal medya akışında yukarı kaydırılan birer görsele indirgemek…
Çocukların gözyaşını, modern algoritmanın sıradan birer "içerik" akışı hâline getirmek…
Acıyı birkaç saniye sonra unutulacak bir pikseller bütününe dönüştürmek…
İnsan, kötülüğe çoğu zaman canavarlaşıp onu bizzat yaparak değil; ekran karşısında oturup ona alışarak, onu normalleştirerek yenilir. Modern dünya, insanı öldürmez; önce hissizleştirerek ruhunu ehilleştirir.
Haluk Levent'in Srebrenitsa için söylediği ağıt yalnızca bir şarkı değildir. O ağıt, modern dünyanın unutturma mühendisliğine karşı hafızaya çakılmış bir vicdan barikatıdır.
Kelimelerin bürokratikleştiği, kavramların içinin boşaltıldığı yerde müzik, tarihin kibirli muktedirlerinin söyleyemediklerini yüzlerine vurur. Sanat belki fiziki yaraları iyileştiremez; fakat o yaraların modernitenin makyajı altında gizlenmesine engel olur.
Her yıl yakalara iliştirilen o beyaz çiçek aslında ölenleri değil, yaşayanları ve en çok da "biz ne kadar medeniyiz?" diyenleri sınar.
Çünkü hafıza, geçmişi pasif bir şekilde hatırlamak değil; gelecekteki benzer vahşetlerin finansörlerine, sessiz kalanlarına karşı sorumluluk almaktır.
Bir toplumun ya da çağın medeniyeti; gökdelenlerinin yüksekliğiyle, borsasının hacmiyle ya da uzaya gönderdiği mekiklerle ölçülmemelidir.
Bir çağ, en zayıfını koruyabildiği ölçüde medenidir.
En çaresizinin çığlığını duyabildiği, o çığlığı siyasi çıkarlara kurban etmediği ölçüde insandır.
İşte bu yüzden Srebrenitsa Çiçeği, bir yas sembolünden çok daha fazlasıdır.
O, sahte parıltısıyla gözümüzü boyayan modern insanlığın yakasına iliştirilmiş kanlı, sessiz bir vicdandır.
Ve her 11 Temmuz'da, ekranlarının başında oturan bizlere aynı soruyu yeniden fısıldar:
"Konforunu bozup, bir daha yaşanmaması için bugün ne yapıyorsun?"
Çünkü tarih, yalnızca güç sahiplerinin yazdıklarıyla değil; modern dünyanın gözü önünde yaşanmasına engel olunmayan, seyredilen acılarla da yazılır.
Gerçek medeniyet, geçmişin kurbanlarına sahte gözyaşları dökmekle değil; bugünün dünyasında modernlik maskesinin arkasına gizlenmiş barbarlığın karşısına dikilmekle başlar.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL