Cumhuriyet Yetmez: Bol Kepçe Demokrasi İsterim
Duayen Hukukçu Senih ÖZAY, “Demokrasi ile Cumhuriyetin ilkelerinin ortak yurttaşlık ve sosyo-ekonomik gerçekliğin değişimini ve dijitalleşen kimliğinin arka planında sıkışan devletçiliği” TGM için kaleme aldı. Keyifli Okumalar.
Cumhuriyetçi misin? Evet. Peki, bu bana yetiyor mu? Hayır.
Bunu söylediğinizde bazı dostlarımızın yüzü düşüyor. Sanki Cumhuriyet’in tapusunu başkasına devretmişiz. Bir durun kardeşim.
Cumhuriyet’in kazanımlarını neden bırakayım? Ben onların üstüne halkın gerçek karar gücünü istiyorum.
Laikliği, eşit yurttaşlığı, kamusal eğitimi koruyalım; ama koruduğumuz yapının içinde insan da serbestçe dolaşabilsin. Sürekli “tehlike var” denilen bir evde ömür boyu kapının arkasında beklenmez.
Benim talebim belli: Bol kepçe demokrasi. Devletin uygun bulduğu kadarından fazlası.
Sayın Yıldırım Aktuğan’ın kapitalizm ile demokrasi arasındaki bağın çözülmesini tartışan yazısı dün (Türk Global Media'da /TGM, yayınlandı) Ben de okuma fırsatı buldum.
önemli bir meseleyi önümüze koyuyor. Ancak ben başlangıçtaki “mutlu evlilik” kabulüne itiraz ediyorum. Bu evlilik kimler için mutluydu?
İşçinin oy hakkı, kadının eşitliği, sendika ve grev hakkı piyasa büyüyünce kendiliğinden mi geldi? Mücadeleyi anlatıdan çıkarıp kazanımları kapitalizmin hanesine yazarsanız, bugünkü kayıpları da talihsiz bir aile anlaşmazlığına benzetirsiniz.
Oysa mesele iktidardır. Kim karar veriyor, kim çalışıyor, kim kazanıyor, kim itiraz edebiliyor?
Fransa’ya uğrayalım. Régis Debray’ın 1989’da yayımlanan “Demokrat mısınız, cumhuriyetçi mi?” yazısı iki kavramın aynı olmadığını hatırlatır.
Debray’ın kurduğu karşılaştırmada cumhuriyet; ortak dünya, laiklik, yurttaşlık ve kamusal akıl iddiasını taşır. Demokrasi diye eleştirdiği modelde ise piyasanın, özel çıkarların ve tüketiciliğin ağırlığı vardır. Fakat Debray da cumhuriyetin otoriter, dikey ve eşrafla ağırlaşmış yapısından kurtulup demokratikleşmesi gerektiğini söyler.
İyi de ben neden demokrasiyi piyasanın dar tarifine teslim edeyim? Ortak yararı savunmak için yurttaşın sesini kısmak zorunda mıyız?
Jack Lang ile Debray’ın somut çalışma bağı da öğretici. Lang’ın eğitim bakanlığı döneminde Debray’ın hazırladığı 2002 raporu, laik okulda din olgusunun bilgi konusu olarak öğretilmesini ele alır. İnancı benimsetmekle onu anlamayı birbirinden ayırır.
Buradan benim çıkardığım ders şu: Laiklik, dünyayı öğrenmekten korktuğunda kendisini zayıflatır. Cumhuriyet de yurttaşın farklılığıyla karşılaşmaktan korktuğunda.
Benim Debray’a sorum olurdu: Ortak yurttaşlığı kurarken o ortaklığın diline kim karar verecek? Devlet mi? Çoğunluk mu? Kendini milletin öğretmeni sayan bir zümre mi?
İnsanların farklılıklarını kapıda bırakmasını isteyen eşitlik anlayışında bir eksiklik vardır. Ben Çerkes olarak eşit yurttaş olacağım. Bunun için hafızamı vestiyere teslim etmeyeceğim.
Türkiye’nin sıkışması burada başlıyor. Cumhuriyet’in kuruluş hamlesini savunmayı, onun tarihsel sınırlarında beklemekle karıştırıyoruz. Atatürk’e saygıyı, bugünkü soruları ona havale etmenin mazereti yapıyoruz.
Kurucuya her gün bağlılık bildirip bugünün özgürlük meselesinde yerimizden kıpırdamamak mümkün hale geliyor. Böylece Atatürk’ü de kendi siyasal tembelliğimize sıkıştırıyoruz.
Ben buna saygı demekte zorlanıyorum. Bugünün sorumluluğunu alalım. Bir yüzyıl önceki kuruluş, bugünkü sınıf ilişkilerini, kadınların özgürlüğünü, farklı kimliklerin eşitliğini, doğanın korunmasını ve dijital iktidarı bizim yerimize çözemez.
Üstelik “devletçilik” dediğimizde neyi kastettiğimizi de açıklayalım. Kamusal hastane, okul, ulaşım ve sosyal güvence başka; devletin yurttaşa vasilik etmesi başka. Kamu işletmesini savunabilirim. O işletmede çalışanın söz hakkını da sorarım. Devlet mülkiyeti yazınca demokrasi hanesine kendiliğinden bir artı konmuyor. Sosyalizm iddiası da bu sorudan muaf tutulamaz.
Feodalizm, kapitalizm, sosyalizm… İsimler önemlidir; fakat hayatın üzerindeki bütün kilitleri aynı anahtar açmıyor. Patronun karşısında sendikasız, parti başkanının karşısında delege olarak etkisiz, idarenin karşısında mahkeme kararı elinde çaresiz kalan insanın yurttaşlığı eksik bırakılmıştır.
Barolara da bakalım. İstanbul’da son seçimi Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı Ümit Kocasakal kazandı; İzmir’de Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu adayı Serhat Sökmen başkan seçildi.
Her oyu aynı siyasal gerekçeye bağlayamam. Mesleki sorunlar, adaylar ve örgütlenme de sonucu belirler. Fakat benim gördüğüm, güvence arayışının yeniden bildik cumhuriyetçi çerçeveye yönelme ihtimalidir. Bu bir yorumdur; seçmenin kafasının içini okuduğum yok.
Asıl sorum kendi çevreme: Cumhuriyetçi güvenlik dili karşısında daha geniş bir demokratik hayatı gösterebildik mi? Genç meslektaşın ücretini, bağımlılığını, söz hakkını ortak mücadeleye dönüştürebildik mi? “Biz çağdaşız” demekle iş bitmiyor. İnsan kendi örgütünde bile karar veremiyorsa, ona nasıl bir ülke vaat ediyoruz?
Tam burada dijital dünyanın kapısı açılıyor. Daha devlet karşısında yurttaşlığı tamamlayamamışız; bir de platform karşısında kullanıcı olmuşuz.
Düşüncelerimiz, ilişkilerimiz, korkularımız birer veri. Ekranda kendimizi anlatırken arka tarafta bizim hakkımızda başka bir kimlik kurulabiliyor: satın alma eğilimi, risk puanı, siyasal yakınlık, çalıştırılabilirlik.
Benim dijital kimliğim yalnızca giriş yaptığım hesap olamaz. Hakkımda ne toplandığını öğrenebilmem, yanlışını düzeltebilmem ve hayatımı etkileyen otomatik karara itiraz edebilmem gerekir. Şirketin de devletin de bana hesap vermesini isterim.
Buna “dijital feodalizm” deniyor.
Benzetmenin bir gücü var: Başkasının kurduğu alanda yaşıyor, kuralları değiştirme gücünü ona bırakıyoruz. Ama tarihsel feodalizmle bugünkü kapitalizmi aynı saymayalım.
Yeni bağımlılığa eski ad vermek, onun mülkiyetini ve kazanç düzenini inceleme zahmetinden kurtarmamalı bizi.
Peki yeni kültürün adı ne olsun?
Ben “eşitlerin ortak karar kültürü” derim. İtirazı geçimsizlik saymayan; seçilmiş olmayı süresiz yetki belgesi görmeyen; yurttaşın örgütlenmesine, bilgiye ulaşmasına ve yönetimi denetlemesine maddi imkân sağlayan bir kültür.
İşyerinde, mahallede, baroda, partide ve dijital alanda kararın nasıl alındığını açığa çıkaran bir hayat.
Bol kepçe demokrasi derken çoğunluğun azınlığa istediğini yapmasını kastetmiyorum. Kepçe hakları büyütecek. Yoksulun da zamanı, güvencesi, örgütü olacak ki sözü kâğıt üzerinde kalmasın.
Onur dediğimiz de burada ete kemiğe bürünecek: İnsan, ekmeğini kaybetme korkusuyla kendisinden vazgeçmeyecek.
Cumhuriyet’i savunacağım elbette. Ama onun adına bana “şimdilik bu kadar” diyenlere de itiraz edeceğim.
Yaşım ilerledi. Bekleme konusunda yeterince tecrübe kazandım.
Demokrasinin azıyla yetinme konusunda kazanamadım.
Senih ÖZAY