Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Toplumsallaşma sürecinde kitlelerin hayatta kalabilme algısı ile ben olabilme içgüdüsüyle bencilliğe doğru evrilmesinin muhtemel risklerini ve empatinin önemini, TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
İnsan kendisini çoğu zaman "iyi" olarak tanımlar.
Yardım ettiğinde, acıya ortak olduğunda, başkasının gözyaşından etkilenip onun kederini paylaştığında bunun varoluşunun en yüksek erdemi olduğunu düşünür.
Oysa aynı insan; bir sınav salonunda, bir spor müsabakasında, bir akademik kadro yarışında ya da kaynakların kısıtlandığı kriz dönemlerinde, aynı hızla rekabet eden, dışlayan ve hatta gerektiğinde acımasızlığa bürünen bir varlığa dönüşebilir.
Peki, hangisi gerçek insan? Empati kuran mı, rekabet eden mi?
Cevap bence ikisi de. Çünkü insanın trajedisi, bu iki güç arasındaki gerilimde saklıdır.
Charles Darwin’in en çok yanlış anlaşılan fikirlerinden biri "güçlü olanın hayatta kalması" ifadesidir. Doğada varlığını sürdüren, çoğu zaman en güçlü değil, çevre koşullarına ve ilişkisel ağlara en iyi uyum sağlayandır.
Bu uyum; rekabetin olduğu kadar, organik iş birliğini de gerektirir. Kurt sürüleri birlikte avlanır, arılar kolektif bir hiyerarşi kurar, karıncalar bireysel değil ağsal zekâyla var olur.
Doğa, yalnızca çatışmanın değil, karşılıklı bağımlılığın ve dayanışmanın da laboratuvarıdır.
İnsan da bu biyolojik ve evrimsel mirası taşır.
Beynimizde başkasının acısını kendi bedenimizde rezonansa sokan sinir ağları ve ayna nöronlar vardır. Ancak aynı beyin, tehdit algıladığında devreye giren, o eski savaş ya da kaç mekanizmalarını da barındırır.
Empati evrimsel süreçte toplumsallaşmayla gelişen üst düzey bir zihinsel kapasiteyken, hayatta kalma güdüsü milyonlarca yıllık geçmişimizin bizi var eden kalıntısıdır.
Bu yüzden varoluşunda tehdit algılayan insan, öncelikle kendi varlığını emniyete almaya yönelir. Bu durum ahlaki bir çöküşten ziyade, bir güvenlik arayışının sonucudur.
İnsanı doğanın diğer unsurlarından ayıran kırılma noktası tam da burada başlar: İnsan, biyolojisinin ya da güdülerinin kurguladığı bir makine olmak zorunda değildir.
Stoacı filozoflara göre gerçek özgürlük, anlık dürtülere teslim olmak yerine aklı devreye sokarak içsel dengeyi korumaktır.
Immanuel Kant bu anlayışı bir adım öteye taşıyarak ahlakı kişisel çıkarların ötesine koyar; insana sırf "doğru olan bu olduğu için" hareket etme sorumluluğu vererek onu arzularının kölesi olmaktan kurtarır.
Emmanuel Levinas ise ahlakın merkezine bireyin kendisini değil, başkasını yerleştirir. Ona göre insanlaşma süreci, gözlerimizi kendi benliğimizden çıkarıp "Ötekinin Yüzü" ile karşılaştığımız ve onun varlığına karşı bir sorumluluk hissettiğimiz an başlar.
Yani Stoacılar aklı sağduyunun temeli sayarken, Kant çıkar gözetmeyen bir ödev duygusunu öne çıkarır; Levinas ise insanın gerçek anlamını ancak başkasının dertlerini fark edip sorumluluk aldığında bulabileceğini savunur.
Yani empati, yalnızca psikolojik bir empati duygusu veya anlık bir acıma hissi değildir. Empati, insanın benliğin dar parantezini aşarak ötekiyle bir bağ kurabilme yetisidir.
Modern dünya içimizdeki empatiyi adım adım köreltiyor. Çocukluktan itibaren "hep önde ol, rakibini geç" telkinleriyle büyüyoruz. Sosyal medya beğenileri yarıştırırken, akademi bile bilginin derinliği yerine makale sayısına bakıyor.
Adorno ve Horkheimer'ın dediği gibi; akıl artık sadece amaca ulaşmak için kullanılan teknik bir araca dönüşüyor. İnsanlar ve nesneler, aşılması veya faydalanılması gereken birer nesne haline geliyor.
Sürekli yarış halinde yaşayan bir zihnin ilk kaybettiği şey ise karşısındakini gerçekten "insan" olarak görebilme yetisidir.
Martin Buber'in ifadesiyle, insanlarla kurduğumuz o canlı ve samimi "Ben-Sen" bağını koparıp, onları birer araç sayan soğuk bir "Ben-O" ilişkisine hapsoluyoruz. Rekabet arttıkça, öteki insan bir yol arkadaşı değil, aşılması gereken bir engel haline geliyor.
Peki, insan doğası gereği bencil midir, yoksa iyi mi? Hobbes insanın doğuştan acımasız olduğunu ve "insanın insanın kurdu" olduğunu söyler; Rousseau ise insanın özünde iyi olduğunu, onu yozlaştıranın toplum olduğunu savunur.
Sartre'ın "varoluş özden önce gelir" ilkesi uyarınca aslında ikisi de haklıdır. İnsan doğası sabit bir kalıp değildir; ne olacağımızı seçimlerimiz, yaşadığımız toplum ve kurduğumuz ilişkiler belirler.
Nörobilim ve sosyoloji de bu durumu doğrular: Beynimiz, deneyimlerle şekillenebilen esnek yapısı (nöroplastisite) sayesinde hem bencilliği hem de özveriyi besleyecek potansiyele sahiptir.
Hangi tarafımızın ağır basacağını ise içine doğduğumuz kültür, eğitim sistemi, hukuk düzeni ve toplumsal yapı belirler. Bu yüzden empati sadece kişisel bir iyilik hali değil, toplumca inşa edilen ortak bir yaşam iklimidir.
Rekabeti tamamen yok saymak elbette gerçekçi değildir.
Doğru sınırlar içinde rekabet; bilim, sanat, felsefe ve teknolojide ilerlemenin ana motorudur. Tehlike rekabetin varlığı değil, hayatın tek amacı ve yegâne değeri haline getirilmesidir.
Empati, rekabeti düşman görmez; aksine onun insani ve ahlaki vicdanı olur.
Bir cerrah teknik açıdan kusursuz bir ameliyat yapabilir; fakat hastasının korkusunu hissetmiyorsa yaptığı eylem mekanik kalır.
Bir akademisyen yüzlerce makale yazabilir; ancak öğrencisinin zihinsel dünyasına dokunamıyorsa sadece veri aktarıyordur.
Bir yönetici finansal hedeflerini tutturabilir; ama ekibinin güvenini ve onurunu hiçe sayıyorsa kurumu içten içe çürütüyor demektir. Gerçek başarı, başkalarını basamak yapmadan ve ezmeden yükselebilmektir.
Yapay zekânın devasa verileri işlediği, algoritmaların kararlar aldığı bu yeniçağda bizi makinelerden ayıracak temel fark teknik becerilerimiz değil; anlam kurma, acıyı hissetme ve sorumluluk alma kapasitemiz olacaktır.
Hayatta kalmak biyolojidir.
Rekabet stratejidir.
Empati ise medeniyettir.
Bir toplumun gelişmişliği, en güçlüsünün ne denli yükseldiğiyle değil; en kırılgan bireyinin kendini ne kadar güvende hissettiğiyle ölçülür.
Medeniyet, yarışın kazananlarıyla değil; empatinin sınırlarını genişletebildiği ölçüde geleceğe kalır.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL