Fakülte koridorlarında öğrencilerimin projelerini incelerken, sık sık kendime şu soruyu sorarım: "Biz, gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bıraktığımızı çiziyoruz, yoksa bıraktığımız enkazı mı süslüyoruz?"
Sanat tarihi derslerinde, öğrencilerimize 19. yüzyılın o büyüleyici manzara resimlerini anlatırız. Turner’ın fırtınaları, Friedrich’in sisli dağları...
O dönemde doğa, insan için "yüce" (sublime) idi; karşısında küçüldüğümüz, hayranlıkla ve biraz da korkuyla izlediğimiz, el değmemiş bir güç.
Ancak bugün, penceremizi açtığımızda ya da sosyal medya akışımıza baktığımızda karşılaştığımız "manzara" çok farklı.
Artık jeologların "Antroposen" dediği, İnsan Çağı’ndayız. Yani, bir göktaşı ya da buzul hareketi değil; bizzat insanoğlu gezegenin kaderini değiştiren en büyük jeolojik güç haline geldi. Peki, nehirlerin akışını değiştiren, okyanuslarda kıta büyüklüğünde plastik adalar yaratan bizler, bunu sanata ve görsel iletişime nasıl yansıtıyoruz?
Sosyolojik bir mercekle baktığımızda, tehlikeli bir eşikte duruyoruz: "Felaketin Estetize Edilmesi."
Bugün bir fotoğraf sergisinde veya ödüllü bir belgeselde, petrole bulanmış bir kuşun can çekişmesini ya da kurumuş bir göl yatağının çatlaklarını izlerken, tuhaf bir görsel haz duyabiliyoruz. Renkler canlı, kompozisyon kusursuz, ışık harika... Ama içerik ölümcül.
İşte Antroposen’in görsel paradoksu budur. Gözlerimiz "ne kadar güzel bir fotoğraf" derken, vicdanımız "ne kadar korkunç bir gerçek" diye haykırmıyor artık. Çünkü alıştık. Görsel bir anestezi altındayız.
Bir akademisyen ve sanat eğitimcisi olarak, bu noktada genç sanatçı adaylarına ve tasarımcılara yüklenen sorumluluğun çok ağır olduğunu düşünüyorum.
Görsel iletişim, bu çağda sadece bir "pazarlama" veya "kendini ifade etme" aracı olamaz. Tasarımcı, artık süreci "ambalajlayan" kişi değil, gerçeği "ifşa eden" kişi olmak zorundadır.
Bizim yeni bir görme biçimine ihtiyacımız var. Doğayı, fethedilecek bir kaynak veya romantik bir arka plan olarak gören o eski, insan-merkezci (antroposentrik) bakışı terk etmeliyiz.
Sanatımız, insanı doğanın efendisi değil; ağaçla, suyla, hatta ürettiği atıkla kader birliği yapmış bir parçası olarak konumlandırmalı.
Bugün "çevre bilinci" dediğimiz şey, sadece geri dönüşüm kutularına uygun çöp atmak değildir. Asıl bilinç, gördüğümüz imajların arkasındaki üretim süreçlerini, karbon ayak izini ve etik maliyeti sorgulamaktır.
Bir grafik tasarımcının "Bu baskı için harcanan kağıda değer mi?" diye sorması, bir yönetmenin "Bu kareyi çekmek için doğaya zarar verdik mi?" diye düşünmesi, estetik kaygıdan önce gelmelidir.
Antroposen Çağ’da sanatçı olmak; yangını izleyip resmini yapmak değil, o yangını söndürecek suyu taşıyan kova olmaktır. Veya en azından, insanların o dumanı görmezden gelmesini imkansız kılmaktır.
Unutmayalım ki, gelecek nesiller bizim çağımızı müzelerde sergilediklerinde, geride bıraktığımız heykellere değil, fosilleşmiş plastik atıklarımıza bakacaklar.
İşte tam da bu yüzden sanat, o plastik yığınlarının arasında açan bir çiçek gibi, bize kaybettiğimiz insanlığımızı ve doğayla olan bağımızı hatırlatmalı.
Güzelliği değil, hakikati aradığımız; yıkımı süslemek yerine onarımı tasarladığımız günlerin gelmesi dileğiyle.