Hekiminiz Sizi Dinliyor, Peki Ya Siz?
Dr. Halil İbrahim AKBAY, "Sağlık konusunda önleyici tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde dijital dünyanın kuşatıcı etkisi altında bireylerin hekimle olan ilişkisinde dikkat edilmesi gereken dinleme ve nitelikli çözüm yollarını önemli görüşler ışığında" TGM için kaleme aldı. Keyifli okumalar…
"İki dinle bir söyle", "Söz gümüşse sükut altındır", "Bin bilsen de bir bilene danış..."
Çocukluğumuzdan beri kulağımıza küpe edilen, bizi sürekli dinlemeye ve anlamaya teşvik eden o kadim tavsiyelerle büyüdük.
Dinleme eylemini öyle bir reflekse dönüştürdük ki, günümüzün hızla akan bilgi bombardımanı altında bu alışkanlığımızın ayarı biraz kaçtı. Artık her konuşanı, bilen bilmeyen herkesi, kulaktan dolma bilgiler uyduranları bile pürdikkat dinler olduk.
Örneğin; bir taraftan ekrana veya sosyal medyaya çıkan bir "uzman", haftada iki gün sirkeli turşu ve fermente besinler tüketmenin sağlık için harika olduğunu söylüyor. Tam ikna olup hevesle pazar alışverişini yapmışken, ertesi gün başka bir kanalda diğer bir "uzman" çıkıp sirkenin probiyotikleri öldürdüğünü, besin değerini ve beklenen faydayı sıfırladığını iddia ederek "asla sirke kullanmayın" deyiveriyor.
Elimizde sirke şişesiyle ekran karşısında kalakalıyoruz; tek eksiğimiz koca bir turşu küpü! Allah'tan henüz küpü almadık da sirke şimdilik mutfak tezgahında zararsız duruyor.
Sadece sirke de değil. Yıllarca "kolesterolü fırlatır" diye kahvaltılardan aforoz edilen, sonra "anne sütünden sonraki en kaliteli protein" denilerek aniden baş tacı edilen yumurtanın trajikomik hikayesini hepimiz biliyoruz.
Ya da bir gün "mucizevi antioksidan ve yağ yakıcı" ilan edilip, ertesi hafta "çarpıntı ve uykusuzluğun baş sorumlusu" olarak haberlere konu olan kahve... Tereyağı mı yemeliyiz, hindistan cevizi yağı mı, yoksa gluteni hayatımızdan tamamen mi çıkarmalıyız?
Zihnimiz, neyin doğru neyin yanlış olduğunun birbirine girdiği işte böyle koca bir karmaşanın içine sürüklendi. Elbette dinlemek erdemdir, faydalıdır ve her zaman önemlidir; peki ama kimi, ne zaman ve ne kadar dinlemeliyiz?
Bu sorunun cevabını ararken hekiminizin muayene odasına adım attığınız o ilk anı düşünün. Siz içeri girdiğiniz andan itibaren muazzam ve kesintisiz bir dinleme süreci başlar.
Hekiminiz sadece anlattığınız şikayetleri dinlemekle kalmaz; steteskopuyla kalbinizi ve akciğerlerinizi, elleriyle bedeninizi, herhangi bir tanısal veya girişimsel işlem yapılıyorsa monitördeki o ritmik uyarıları dinler.
Hastalığınızın hikayesini, laboratuvar sonuçlarınızın anlattıklarını, yani metabolizmanızın fısıltılarını dinler. Kısacası hekiminiz size ve bedeninize dair her şeye kulak verir. Bilimin, teknolojinin ve köklü tıp sanatının ışığında; sağlığınızı iyileştirmek, korumak ve geliştirmek için tüm birikimini size faydalı olabilmek ya da en azından zarar vermemek ilkesiyle seferber eder.
Hal böyleyken, tüm varlığıyla sizi dinleyen hekiminize kulak vermek yerine; dijital dünyanın birbiriyle çelişen "her şeyin uzmanı" yeni yetmelerine, popüler sosyal medya efsanelerine, komşu tavsiyelerine veya en kötüsü umut tüccarlarının safsatalarına kanmak ne kadar akılcıdır?
Günümüzde asıl mesele bilgiye ulaşmak değil, ulaşılan o devasa yığının içinden doğru ve güvenilir olanı süzüp çıkarabilmektir. İşte tam bu noktada karşımıza güçlü bir kalkan olarak "sağlık okuryazarlığı" çıkıyor.
Sağlık okuryazarlığı, bedeninize neyin iyi geleceğini kanıta dayalı kaynaklardan öğrenmek, etiketleri doğru okuyabilmek ve sağlıkla ilgili karar alırken "kimin" dinlenmesi gerektiğini bilmektir. Kulaktan dolma bilgilere karşı en güçlü bağışıklık sistemimizdir.
Madem toplum olarak dinlemeye bu kadar yatkınız, gelin bu dinleme alışkanlığını gerçek bir fırsata çevirelim. Yanlış seslere kulaklarımızı tıkayalım. Sağlığınız için gelin beni dinleyin ve aşağıdaki büyüklerimizi birlikte dinleyelim. Bakalım onlar asırlar öncesinden, günümüzün bilgi kirliliğine ve modern sağlık sorunlarına nasıl ışık tutuyorlar:
Hz. Muhammed sağlığın en temel kuralını, "Mide hastalıkların evi, perhiz (ölçülü beslenme) ise her devanın başıdır," sözüyle asırlar öncesinden koymuştur.
Günümüzde giderek artan obezite, diyabet ve metabolik sendrom gibi kronik hastalıkların temelinde tam da bu kuralın unutulması, yani kontrolsüz tüketim yatıyor. Popüler ve karmaşık diyet listelerini, kafa karıştırıcı beslenme trendlerini dinlemek yerine, işe bu evrensel gerçeği duyarak başlayabiliriz. Her şeyin başı ölçüdür ve bedeni yormamaktır.
Hemen ardından tıbbın büyük ustası İbn-i Sina bize seslenir: "Yediğin vakit az ye, yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Nefse ve mideye en ağır gelen şey, yemek üstüne yemek yemektir."
Modern tıbbın bugün "aralıklı oruç" veya "sindirim dinlenmesi" olarak adlandırdığı biyokimyasal mekanizmayı o çoktan özetlemiştir. Sürekli atıştırma kültürünün ve ambalajlı gıdaların kuşatması altında olduğumuz bu devirde, sosyal medyadaki "şunu mutlaka yiyin" çılgınlığındansa, bedenin kendini onarmasına fırsat veren bu bilgeliğe kulak vermek çok daha akılcıdır.
Tıbbın babası kabul edilen Hipokrat ise odağımızı hastalıkların kökenine çeker ve der ki: "Hastalıklar gökten düşmez, doğaya karşı işlediğimiz küçük günahların birikmesiyle oluşur."
Sağlığımız bir anda bozulmaz; hareketsizlik, işlenmiş gıdalarla yanlış beslenme veya uyku düzensizliği gibi günlük rutindeki küçük hataların birikimidir bizi hasta eden. "Mucizevi" bir iyileşme vadeden ürünlerin ve satıcıların sesini kıstığımızda, aslında bedenimizin uzun süredir çaldığı o sessiz alarm zillerini nihayet duyabiliriz.
Antik Çağ'ın büyük düşünürü Eflatun (Platon), bedeni ve ruhu bir bütün olarak görmemiz gerektiğini, "Bütünün iyi olması için, parçanın iyi olması yetmez; ruhu iyileştirmeden bedeni iyileştiremezsiniz," diyerek hatırlatır.
İnsan sadece biyolojik bir makine değildir. Bizi sadece bedensel olarak değil, psikolojik olarak da yoran, korkutan ve kaygılandıran o dijital bilgi kirliliğinden uzaklaşmak, zihnimizi susturmak ruhumuza da şifa olacaktır.
Sağlığın değerini her şeyin üstünde tutan Kanuni Sultan Süleyman, "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi," dizeleriyle sağlığın, kaybedilmeden önce kıymeti en az bilinen hazine olduğunu vurgular.
Koruyucu hekimliğin önemini anımsatan bu söz, hastane koridorlarında tedavi olmak için koşturmaktan ziyade, "hasta olmamak" için bedenimize iyi bakmamız gerektiğini naif bir dille bize fısıldar.
Tüm bunların ışığında, modern zamanın en değerli pusulalarından biri olan bilimi ve Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün o net vasiyetini dinlemek en doğrusudur: "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz."
Canınızı ve en değerli varlığınız olan sağlığınızı şarlatanlara, kanıtsız alternatif yöntemlere veya dijital dünyanın sahte uzmanlarına değil; bilime, akla ve tıp eğitimine adamış hekimlere emanet edin. Hekiminiz, tüm bilgi birikimiyle sizi dinliyor ve sizin için en iyisini bulmaya çalışıyor.
Şimdi sıra sizde; peki ya siz kimi dinliyorsunuz?
Dr. Halil İbrahim AKBAY