GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 46,2963 ₺ 🇪🇺EUR: 53,7634 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.459,91 ₺ BTC: 3.091.647 ₺ 🇺🇸USD: 46,2963 ₺ 🇪🇺EUR: 53,7634 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.459,91 ₺ BTC: 3.091.647 ₺ 🇺🇸USD: 46,2963 ₺ 🇪🇺EUR: 53,7634 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.459,91 ₺ BTC: 3.091.647 ₺
15 Haziran 2026 - 21:45

info@turkglobalmedia.com

İnsan olmanın dayanılmaz hafifliği
Köşe Yazısı

İnsan olmanın dayanılmaz hafifliği

15.06.2026 09:30
Prof.Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY
23

Prof. Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY, "Teknolojinin kuşatıcı etkisi altında postmodern bir toplumda, insan olabilme erdeminin ve yeni olan herseye ulaşma çabasıyla ortaya çıkan kaotik ruh hali temsillerini" TGM için kaleme aldı. Keyifli okumalar…

Bu köşe yazısını paylaş:

Milan Kundera’nın ‘Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği’ kitabından aklıma düşen bu başlık altında bir iç döküşle karşılaşabilirsiniz. 

Belki de benim gibilerin kendinden bir parça bulmasına vesile olması ümidiyle dökülüyorum o halde.

İnsan, içinde yaşadığımız ekosistemde kendinin farkında olan tek canlı, şu anki bilgimizle kabul ettiğimiz gerçeklik bu. Hem gerçekliğimizi hem de lanetimizi oluşturur farkındalık yani biliş… En karanlık düşüncelerinin, acılarının, hazlarının, hırslarının, etrafında olup bitenlerin farkında olmak ve gözlemleyebilmek. 

Cehalet mutluluk getirir sözüne katılmamak mümkün mü? 

Ne kadar az farkındaysan o kadar az acıtır hayat. Bir yandan bilmek, anlamak gibi bir açlığı da var insanın. Biraz daha bilmek, daha bir anlamak, bildikçe daha fazla bilmeyi istemek, çözümlemek, sistem kurmak. 

Bu durum, insanın kontrol ve konfor ihtiyacından ileri geliyor olabilir. Sanki kontrol edebilirmişiz gibi hayatı! Bilerek, anlayarak güvenli bir hayat kurmaya çalışıp dururuz kendimize. Dünyada da ne olup bittiğini ışık hızıyla bilebildiğimiz bir mecrada yaşıyoruz artık, kablosuz iletişim ağlarıyla bağlıyız birbirimize. 

Her bir hastalığı, mikrobu, sistemi, teknolojiyi, yapay zekayı, insan aklının sınırlarını zorlayan ne varsa keşfettik. İnsanın binlerce yıllık tarihi içinde o kadar kısa sürede gerçekleşti ki bu olup bitenler. 

Endüstri devrimi ve buhar makinesinin icadıyla başlayan bu süreç, neredeyse bir iki yüzyıllık geçmişe sahip, daha fazla değil. Birdenbire hızlanıverdi hayat. 

At arabalarının genişliğiyle belirlenen dar sokaklardan, hızlı otomobillerin aktığı otoyollara, evlerdeki hububat depolarından antrepolara, atların bağlandığı ahırlardan uçak hangarlarına, mahalle çeşmelerinden, geri dönüşümlü su sistemlerine kadar inanılmaz bir hızda ve çeşitlilikte geliştik.

Düşününce aklı almıyor insanın. Koca bir insanlık tarihi içinde bu müthiş kırılmaları görmek bir ömre sığabildi! Katlana katlana da büyüyor gelişmeler. 

Teknolojinin ve bilgi devriminin hayatlarımıza getirdiği pek çok kolaylık ve konforu yadsımak elbet mümkün değil, insanoğlu konforu sever, tekerlek niye icat olundu bir kere? Yorulmadan bir yerden bir yere ulaşabilmek için elbet. Her bir gelişmenin ardında hayatı kolaylaştırma motivasyonu var doğal olarak.

Ancak insanı kendinden uzaklaştıracak kadar fazla şey birikmedi mi bu dünyada?  

Muazzam bir çeşitlilik, tüketim nesneleri ve teknolojik araçlar, dopamin pompanlayan teknolojik aygıtlar, telefonlar, algoritmalar, arzu nesneleri, yıldızlarla dolu romantik bir gökyüzünün verdiğinden çok daha fazlasını sunuyor artık bizlere. 

Anında, hiç beklemeden, hiçbir olasılığa ve şansa imkan vermeden sunulan özgürlük giderek daha tahammülsüz ve beklemeyi bilmeyen arsız egolar yaratmaya devam ediyor. Hiç buluta girmeyen güneşli ve parlak gökyüzü, anlık hazlar, coşku patlamaları, heyecan, adrenalin her daim seninle. Sıkıntıdan uzaklaşmak için tek tuşa basman yeterli. 

Teknolojik iletişim araçları sadece gündelik hayatımızda değil, iş hayatlarımızda da zorunlu hale geldiler. Kullanmıyorsan yok hükmündesin. Kullanmama gibi bir lüks yok hayatlarımızda, varlığımız algoritmanın bir parçası olmaya bağlı. 

Bir toplantı haberini alabilmek, anlık önemli bir iş gelişmesiyle ilgili bilgilenmek için sosyal medyayı kullanmak bir seçenek değil, zorunluluk! 

Bayramlaşmalar, taziyeler, paylaşımlar hep sosyal medya üzerinden. İnsan insana temasın çok azaldığı, can çekiştiği bir çağdayız.

Bu dediklerim beylik görünse de gerçek olan şu ki insanın etten, kemikten, kandan oluşan biyolojik yapısı ve sinir sistemi ne yazık ki bu hızda evrimleşemedi. Kaçırdığımız nokta bu, Âdem evladı için bu kadarı çok fazla! 

Nöroplastisite ile ilgili son gelişmeler beyin gelişiminin dört yaşına kadar değil ölene kadar sürdüğünü söylese de robot değiliz neticede ve bu kadar uyaranla ve teknoloji temasıyla baş etmekte zorlanıyoruz. Baş döndürücü gelişmelerin hızında adapte olamıyoruz; ağırlaşmaya ve insan insana olmaya ihtiyacımız var.

Gitgide yalnızlaşıyoruz! 

Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlar güruhuyuz artık. Birbirimizin yüzüne bakmak, mimiklerimizi anlamak, samimiyeti okumak, birlikte gülmek, birlikte ağlamak; bunlar insanı insan yapan temel beceriler değil mi? Hala öyleler, değişmediler. İlk defa ateşin etrafında oturan, hareket ve işaretlerle birbirini anlamayı öğrenip, danslar, ritüeller, kutlamalar, şarkılar, masallar eşliğinde bin yıllar içinde kendi hikayesini yazmadı mı insanlık?

Kendi kültürümüzü düşünsenize, kapı önü sohbetleri, sokakta oynanan yakan toplar, gündelik komşu ziyaretleri, ihtiyaç duyulduğunda çalınan kapılar, birlikte keyifle yenen yemekler çok da uzağımızda değil.

Bayramlarda tek tek büyüklerimizin ellerini öptük biz tatile gitmek yerine, sobamızın üzerinde kestanelerimizi pişirdik, mis gibi kokan portakal kabukları oda parfümümüzdü, hastalandığımızda sirkeli sularla annemizin şefkatli ellerinden şifa bulduk. 

Bu kişiler bizlerdik. Basit ama insanın duyularını harekete geçiren gerçek hayatlar yaşadık biz. Biz miydik onlar, yoksa başkaları mı? Bunu bile karıştıracak duruma geldik…

Ya şimdi nasıl? 

Başkalarının hayatını gözlemlediğimiz sanal hayatların ve arkadaşlıkların içindeyiz. Uzak durabilene aşk olsun; deneyimle, keşfet, tüket! Bu düzenin içine doğan çocuklarımızın bu farkı duyumsaması çok zor ama 70'li yıllarda doğmuş X kuşağı bu kırılmayı çok derinden yaşadı ve hissetti, o yüzden daha bir yalnız sanki. Eski ve yeni hayat arasındaki bu uçurumu bir ömre sığdırdı, şaşkın ve yalnız.

Gerçek olan şu ki, insan kendinden büyük bir şeyin parçası olduğu zaman, kendini bir şeye adayabildiği zaman var olduğunu hissedebilir; o da bir topluluğun, toplumun parçası olmak, kendinden büyük bir amaca hizmet edebilmek.

Bazen bir aile, bazen bir iş ortamı, bazen bir mahalle, bazen bir ülke, bazen bir ideal. Acıyı, mutluluğu, hüznü hissedebildiğin ve paylaşabildiğin, duyulup görülebildiğin, gerçek bir iletişim halinde olabildiğin ölçüde varlığını duyumsayabilirsin.

İletişim çağındaki bu iletişimsizlik ve yalnızlaşma ironisi insanlık tarihindeki en büyük kriz gibi görünüyor bana. Çünkü oluşturduğu tehdit insanlığın var oluş amacını dinamitliyor; gerçek iletişimi, teması, anlaşılmayı, filtresiz hakikati, samimiyeti, bir olmayı. 

Yalnızlaştık ama tekrar yakınlaşmak mümkün. Umut veren şeyse insanoğlunun yaşadığı krizler neticesinde her daim yeni çıkış yollarını keşfetmiş olması. 

Bu problemi masaya yatırmadıkça teknolojik gelişmelerin, konforun, hızın, anlık hazların çözüm üretemediği bu tabloyla karşı karşıya kalmaya mahkûm olacağız; ruhsal ve bedensel bütünlüğümüzü bu biçimde sürdürmenin imkânsız olduğu hakikatiyle…

 

Prof.Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY

Yayınlanma: 15.06.2026 09:30