Kentbilimci, Mimar ve Akademi Dünyasının Saygın ismi Prof. Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY, Köşe yazılarıyla TGM'de. Prof. Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY, "İzmir’den Venedik’e, Venedik’ten İzmir’e…" Başlıklı ilk yazısını TGM için kaleme aldı. Keyifli okumalar…
Hız çağımızın kâbusu oldu. Hızlı tüketilen ürünler, ilişkiler, içerikler ve tabii ki kentlerimiz de bundan nasibini aldı.
Artık hızlı ulaşım araçlarıyla kat edebildiğimiz ve özellikle de karayolu ulaşımına mahkûm olduğumuz kentlerimiz, Batı’da endüstrileşmenin hız kazandığı 20. yüzyıl başlarından, ülkemizdeyse 1950’lerden itibaren ciddi anlamda şekil değiştirmeye başladı.
Makine işi üretimin yeni iş olanakları için kentleri birer çekim merkezi hâline getirmesiyle yaşanan kitlesel göçler, iyi yönetemediğimiz kentleşme süreci ile birlikte insanla çevresi arasındaki organik ilişkiyi ne yazık ki önemli ölçüde zedeledi.
Bizi sarıp sarmalayan mahalle ölçeğindeki kentler büyüdü, büyüdü ve giderek evden işe, işten eve ulaşım araçlarıyla biteviye kat ettiğimiz rotalardan ibaret fragmanlara dönüştü. Parça parça, sahneler gibi.
Eskiden öyle miydi ya? Yolların genişliği at arabasına göre belirlenir, kentler insanların yürüyebileceği büyüklükte inşa edilirdi. Beden ölçeğine yakın oylumlar, mekânlar, çıkmazlar, kapı önleri, saçak altları, ağaç gölgeleri, köşe başları; ahşabın, taşın sıcaklığı bizi kucaklardı.
Şimdiyse İzmir’in yeni kent merkezindeki gökdelenler almış başını gidiyor. Uzaktan bazılarına fiyakalı, ama yanına yaklaşınca herkes için aşkın devasa hacimler ve can sıkıcı. Bu, İzmir için sert bir dönüş oldu.
On yıl sonraki İzmir’i hayal etmek bile istemiyorum. Körfezin bir ucundan öte ucuna ulaşmak her geçen gün daha da çile hâline gelecek.
Ben uzunca bir süredir, belki altı yedi yıldır, bir saate kadar yürüyerek ulaşabileceğim mesafeleri vaktim varsa yürüyerek kat ediyorum. İzmir’de yayalaştırılmış ne kadar az sokak ne kadar yetersiz kaldırım olduğunu görüyorum. Keşke daha fazla yürüyüş ve bisiklet merkezli bir kent olsa İzmir.
Bir kenti en iyi yürüyerek deneyimleriz. Doğaya, canlıya, insana karışmanın ama aynı zamanda kendi kendine de kalmanın en güzel yolu budur. Nerede ne var, zihnin yaşadığın çevrenin haritasını çıkarıverir sana.
Aldığın her nefes ve attığın her adımla birlikte değişen görüntüler, sesler, renkler ve kokular… Yürürken zihninde dönüp duran her ne ise, oradan kendini azat edip ilgini yürüdüğün çevreye kaydırabilirsen, bu senfoninin araya giren trafik seslerine rağmen muhteşem bir çeşitlilik barındırdığını fark etmemek mümkün değil.
Zihni boşaltmanın ve rahatlamanın bedava yolu, kenti yürüyerek kat etmektir.
Tabii yürünebilirlik konusunda bazı kentler çok şanslı. Venedik gibi. Kanallar üzerinde inşa edilmiş bu özel kent, bedeninle deneyimlediğin, tüm duyularını harekete geçiren, kendine özgü ağır ve doğal ritmiyle seni içine çeker.
Çok turistik bir yer olduğu için insan kalabalıklarından bunalan ve kentin sesini daha iyi duymak isteyenler için güz ya da bahar aylarında gitmek en güzelidir.
Aldığım bir eğitim nedeniyle yaklaşık altı aydır gözlemlediğim bu kenti, turist olarak gittiğim dönemlere göre çok daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Önceden müze gibi donmuş bir şehir olarak gördüğüm bu yer, aslında yaşayan bir organizma gibi.
Bu kentte hiçbir kara aracı yok. Çöp arabası yerine çöp vapurları var burada. Kaosa, araç gürültüsüne ve egzoza alışmış zihinler için müthiş bir özgürleşme bu. Suyun üzerinde olmanın ve doğayla bütünleşmenin getirdiği canlı ve hafif beden de cabası.
Kıvrılan sokaklarında uzanan, adeta bir piyanonun tuşları gibi yükselip alçalan, ileri geri çekilen; kiremit, sarı, bej, yeşil türlü renk tonlarıyla ahenkle salınan binalar, köprülerle birbirine bağlanan yolların üzerinde seni de kendi ritmine uymaya çağırır.
Ağırlaşırsın; karşılaştığın kanalla birlikte üzerinde yükseldiğin köprüde yüzüne vuran rüzgârı içine doldurur ve bu muhteşem manzaraları zihnine kazımak için durur dikkatle bakarsın çevrene. Her sokak ve meydan akraba, ama her biri de ayrı bir zenginlikte.
Zeminde akıp giden ticari hayat, yukarıda yaşayan insanlar, konutlar, oteller… Genetik bir çaprazlamadan doğan müthiş bir zenginlik, canlı bir organizma gibi bu kent.
Sabah işe giden insanların ritmik ayak sesleri, bu kentin insana ne denli kucak açan, onu sarıp sarmalayan bir yer olduğunu hatırlatır. Martı çığlıkları, kanallardan geçen vapurların suyu yara yara ilerlerken çıkardığı seslere eşlik eder.
Mekanik araç seslerinden azade bir yer burası. Kulaklarım için yabancı, ama ne denli çabuk alışıyorum ve coşkuyla kendimi bırakıveriyorum bu seslere. Kentin de bir yuva, bir yaşam alanı olduğunu hissediyorum.
Yoldan kanala doğru inen merdivenler, suyla kara arasındaki sınırları çözüp birbirine karıştırıyor. Bulduğun bir merdivene ilişip seyre dalabilirsin bu âlemi.
Ritmik ayak sesleri; bir katedralin merdivenlerinde öğle yemeğini yiyen, başında mezuniyet çelengiyle şarkılar söyleyen, sırtında peleriniyle sokakta tiyatro oynayıp eğlenen insanlar…
Yaşayanların mutlu olduğunu, biraz için burkularak gördüğün; sokakları evlerinin ön bahçesi gibi kullanan insanlar bunlar.
Bizim de geleneksel kentlerimizde benzer tatları almak mümkündü; elimizde ne kaldıysa artık. Kemeraltı’na gittiğimde bu duyusal zenginliği hissederim. Ama o kadar az ki bu nitelikli kent parçaları artık.
Modernleşme adı altında gelenekselin yerine daha iyi bir şey koyamadığımız, yüzümüze tokat gibi çarpan acı gerçeğimiz.
İzmir’den Venedik’e, Venedik’ten İzmir’e beni bağlayan en büyük şey, ikisinin de su kenti olması: biri suyun üzerinde, diğeri kıyısında. İki farklı hâl. Ama martılar, martılar hep aynı.
Gözlerimle izlerken onlarla birlikte uçtuğum; İzmir’de simit attığım, Venedik’te bir buçuk metre uzağımda izlediğim, bana doğanın bir parçası olduğumu hatırlatan özgür canlılar martılar.
Suyla, yeşille, canlıyla buluşan her kent insana daha yakın. Doğal su parçası yoksa, yeşile boğmak lazım kentleri. Üzerinde kuşlar cıvıldasın, toprağında canlılar hayat bulsun.
İzmir, Türkiye’nin en yaşanılır kentlerinden biri; ama çok daha iyisi olabilir. Hayatımızın %95’i binalar içinde geçiyor. Hiç olmazsa %5’ini geçirdiğimiz kentlerimiz, bizi doğaya ve kendimize yakınlaştırsın, kucak açsın olmaz mı?
Prof.Dr. İlknur TÜRKSEVEN DOĞRUSOY
9 Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi