Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Modern dünyada zaman kavramının insanların yaşamında teknoloji evreninin yarattığı meşgul olma algısının mental paradoksunu", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Geçmiş çağların insanı zamanla bir mücadele halinde idi. Tarla sürmek, su taşımak, yolculuk yapmak, haber almak, bir mektubun ulaşmasını beklemek...
Hayata dair pek çok iş sabır gerektiriyordu. Bugün ise birkaç saniyede dünyanın öbür ucuyla konuşabiliyor, bankacılık işlemlerimizi evden çıkmadan yapabiliyor, yüzlerce kitaba ve bilgi kaynağına tek bir ekrandan ulaşabiliyoruz. Buna rağmen modern insanın en sık kurduğu cümlelerden biri hâlâ aynı:
“Çok yoğunum.”
Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Teknoloji bize zaman kazandırdıkça neden kendimizi daha meşgul hissediyoruz? Belki de sorun zamanın azlığında değil, hayatın hızında yatıyordur.
Alman sosyolog Hartmut Rosa, modern çağın temel karakteristiğini "sosyal hızlanma" kavramıyla açıklar. Ona göre modern toplum yalnızca teknolojik olarak değil, yaşamın her alanında giderek hızlanmaktadır.
İletişim hızlanır, ulaşım hızlanır, üretim hızlanır, hatta toplumsal değişim bile hızlanır. Ne var ki bu hızlanma bize daha fazla boş zaman kazandırmaz. Tam tersine, hayatın ritmini daha da yoğunlaştırır. E-posta mektuptan daha hızlıdır; fakat artık birkaç mektup yerine onlarca e-posta cevaplarız.
Akıllı telefonlar iletişimi kolaylaştırır; fakat gün boyunca sürekli erişilebilir olmamız beklenir. Zamandan tasarruf etmek için geliştirdiğimiz araçlar, zaman üzerindeki baskıyı artırır.
Eskiden hayatın içinde doğal boşluklar vardı. İnsan yürürken sadece yürür, beklerken sadece beklerdi. Yolculuklar düşünmeye, sessizlikler iç hesaplaşmalara alan açardı.
Günümüzde ise her boşluk bir içerikle dolduruluyor. Asansörde birkaç saniye beklemek bile telefona uzanmak için yeterli. Modern insan yalnız kalmaktan çok, kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktan kaçıyor.
Aslında bu kaçış, felsefi anlamda varoluşsal bir refleks.
Blaise Pascal’ın yüzyıllar önce söylediği gibi: "İnsanın tüm mutsuzluğu, tek bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır." Çünkü durmak, modern insan için bir yüzleşmedir. Hareket bittiği an, sessizliğin içinden o devasa varoluşsal kaygı baş gösterir: “Ben kimim ve nereye gidiyorum?”
İşte bu yüzden modern insan, ölümün ve anlamsızlığın soğuk nefesini hissetmemek için kendini bitmeyen bir eylemliliğin kollarına bırakır. Meşguliyet, varoluşun ağırlığından kaçmak için sığınılan bir tür uyuşturucudur aslında.
Bizler, her sabah aynı devasa kayayı sırtlanıp, zirvesine asla ulaştıramayacağımız dik yokuşlara doğru yola koyulan modern gölgeler gibiyiz. Tepeden aşağı tekrar tekrar yuvarlanacağını bile bile o yükü yukarı taşımayı kendimize ödev bellemişiz; tek farkımız, altından kalkamadığımız bu bitmek bilmeyen cezayı ve her gün tekrarlanan bu döngüyü "başarı" olarak adlandırmamız.
Daha da ilginci, meşguliyet artık sadece bir durum değil, bir kimlik beyanına dönüşmüş durumda. Bir zamanlar insanlar itibarı servetleriyle veya bilgileriyle gösterirken, bugün yoğunluk da bir statü sembolü hâline geldi. Sürekli toplantıları olan, sürekli mesaj alan, sürekli bir yerlere yetişen kişi önemli biri olarak algılanıyor. Böylece meşguliyet, üretkenliğin değil; değerin ölçüsü gibi sunuluyor.
Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han, bu manzarayı tam anlamıyla bir "yorgunluk toplumu" olarak nitelendirir. Han’a göre modern dünya, baskıcı efendileri çoktan tedavülden kaldırmıştır; artık her birey, kendi kendisinin hem patronu hem de kölesidir.
"Yapabilirsin" ve "başarmalısın" fısıltılarıyla inşa edilen performans çağında, özgürlük sandığımız şey bizi kendi kendimizi acımasızca bitirmeye götürür. Sonuç olarak, görünmez bir kırbacın altında can çekişen modern insanın payına sadece derin bir ruhsal tükenmişlik düşer.
Oysa yoğun olmak ile verimli olmak aynı şey değildir. Sürekli hareket hâlinde olmak, anlamlı bir yere doğru ilerlediğimiz anlamına gelmez. Bir koşu bandında saatlerce koşan kişi ne kadar yorulursa yorulsun sonuçta hep aynı yerdedir. Modern insanın trajedisi de biraz buna benziyor: Hareket artıyor, fakat yön duygusu yok oluyor.
Hartmut Rosa bu durumu "hareketsiz istikrar" olarak tanımlar.
Modern toplum, düşmemek için sürekli pedal çevirmek zorunda olan bir bisiklete benzer. Ekonomiler büyümeli, şirketler genişlemeli, bireyler daha üretken olmalı, daha fazla deneyim yaşamalı ve sürekli kendilerini geliştirmelidir. Durmak neredeyse gerilemekle eş anlamlı hâle gelmiştir. Bu yüzden insan kendisini hiç bitmeyen bir yarışın içinde bulur.
Bu meşguliyet kültürünün bir başka kaynağı da dikkat ekonomisidir. Modern ekonomi yalnızca ürün tüketmez; zamanımızı ve dikkatimizi de tüketir. Her uygulama, her bildirim, her platform zihnimizden biraz daha pay ister. Sonuçta gün boyunca onlarca işe dokunuruz; fakat çok azına gerçekten nüfuz edebiliriz.
Rosa'nın en önemli kavramı burada devreye girer: rezonans.
Rezonans, insanın dünya ile canlı ve anlamlı bir ilişki kurabilmesidir.
Bir kitabın bizi dönüştürmesi, bir dost sohbetinin içimizde bıraktığı iz, bir manzara karşısında duyulan hayranlık ya da bir müzik eserinin ruhumuza dokunması birer rezonans deneyimidir.
Ancak sürekli hızlanan hayat, bu tür deneyimlere izin vermez. Bir şehri gezeriz ama görmeyiz. Bir kitabı okuruz ama sindiremeyiz. Yüzlerce insanla iletişim kurarız ama gerçek yakınlık hissedemeyiz. Hayatımız olaylarla dolar; fakat deneyimler derinleşemez.
Belki de modern insanın asıl sorunu zaman kıtlığı değil, anlam kıtlığıdır. Anlamlı bir amaç etrafında yoğunlaşan emek insana yorgunluk verse de tükenmişlik vermez. Fakat ne için koştuğunu bilmeyen insan, eninde sonunda kendi hızının altında ezilmeye mahkûmdur.
Bu yüzden sorun daha fazla boş zaman bulmak değildir. Sorun, zamanı yeniden sahiplenebilmekte. Bazen bir ekranı kapatmak, bazen sessizce yürümek, bazen hiçbir şey yapmadan düşünmek...
Modern dünyanın gözünde bunlar vakit kaybı gibi görünebilir. Oysa insanın kendini, başkalarını ve dünyayı gerçekten duyabildiği anlar çoğu zaman tam da bu anlardır.
Çünkü hayatın değeri ne kadar hızlı geçtiğinde değil, ne kadar derinden yaşandığında ortaya çıkar.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Gerçekten çok mu meşgulüz; yoksa hızlanmayı hayatın kendisiyle mi karıştırıyoruz?
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL