Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU, Gündelik yaşamda görülen ancak dikkat edemediğimiz "Gazilik", "Meslek" ve "Vatan Sevgisini" bu yazısında ele alıyor.
Geçtiğimiz günlerde, kışın o kendine has soğuk sabahlarından birinde, üniversiteye gitmek üzere bir taksi çağırdım.
Yolculuğumuz, tıpkı diğer pek çok İzmirli gibi, şehrin günden güne kaosa dönüşen, önlenemez sabah trafiğinden dem vurarak başladı.
Ancak direksiyon başındaki emektar ile sohbetimiz derinleştikçe, konu trafiğin keşmekeşinden sıyrılıp, insanımızın ruhundaki derin yaralara dokundu.
Söz, taksiye binen bazı müşterilerin ödedikleri ücret karşılığında takındıkları nobran tavırlara geldiğinde, şoför arkadaşımız oldukça dertliydi.
Ancak asıl hüznü ve kırgınlığı, bu tavırlardan ziyade, bir zamanlar “Gazi” unvanıyla onurlandırıldığı askerlik mesleğinden taksi şoförlüğüne geçiş sürecinde hissettikleriydi.
Kuzey Irak’ta, vatanımız için silah arkadaşlarıyla omuz omuza, kahramanca çarpışmış bir vatan evladıydı o. Yakın mesafede gerçekleşen bir patlama sonucu sol kolunun yetisini %95 oranında kaybetmişti. Uzun ve meşakkatli tedavilerin ardından, bugün yeniden şınav çekebilecek kadar güçlendiğini anlatırken gözlerindeki parıltı görülmeye değerdi.
“Devletim ve milletim için gerekirse yeniden silah tutarım,” diyordu; aldığı cüzi maaşa ve yaşadığı zorluklara rağmen asla küskün değildi.
Onun bu vakur duruşuna, bitmeyen vatan sevgisine şahitlik etmek benim için bir onurdu.
Ancak ortada acı bir gerçek vardı: Bir bedel ödenmişti. Bizler burada, sıcak yuvalarımızda huzurla yaşayalım diye, o güne kadar hiç tanımadığım bu insan, bedeninden bir parçayı feda etmişti. Belki çoğu insan bunun karşılığında dünyevi bir lütuf beklerken, o sadece onurlu bir yaşamın peşindeydi.
Ne var ki hayatın gerçekleri, hamasetin ötesindeydi. Gazi maaşı yetmediği için direksiyon sallıyor, evladını okutabilmek ve ona bir istikbal hazırlayabilmek için ek iş yapıyordu. İşte tam bu noktada, bir akademisyen olarak yüreğimi dağlayan o soru geliverdi:
"Hocam, bizim oğlan çok iyi bir üniversitede Mekatronik Mühendisliği okuyor. Çocuğu yurt dışına nasıl göndeririz, var mı bir tavsiyeniz?"
Boğazım düğümlendi. Babası bu topraklar için kolunu feda etmişken, en büyük endişesi, en kıymetli varlığı olan oğlunu bu topraklardan gönderebilmekti. İyi beyinlerin göçü, beni öteden beri derinden yaralayan bir meseledir.
Şahsi olarak da bir akademisyen olarak da bu kan kaybının ülkemize verdiği zarardan dolayı mutsuzum.
Elbette daha iyi ekonomik ve insani koşullar aramak, her bireyin en doğal hakkıdır. Ancak, pırıl pırıl ve tazecik beyinlerimizin çareyi Türkiye sınırları dışında aramasını, onları göz göre göre kaybetmeyi kabullenemiyorum.
Benzer sorular sadece mühendislikte değil, kendi çalışma alanım olan sanat ve tasarım fakültelerinde de sıkça karşıma çıkıyor.
Öğrencilerimden sürekli yurt dışında istihdam konusunda fikir ya da destek talepleri alıyorum. Oysa “Fikri hür, vicdani hür” bu gençleri kendi toprağımızda tutabilmek, toplumsal refahı kendi insanımızla inşa etmek, bu ülkeye sunabileceğimiz en büyük hizmet olmalıydı.
Çocukluğumda, ilkokul öğretmenimin şu sözünü hiç unutmuyorum: “Çocuklar, Türkiye Cumhuriyeti öyle bir yerdir ki; dört sınırını kapatsanız bile kendi kendine yetecek güçte bir ülkedir.”
Heyhat! Şimdilerde en basit tarım ürünlerinin ithalatını, bizim için en hayati değer olan beyinlerin ise ihracatını konuşur olduk. O soğuk sabah yapılan bu sohbet, yol boyunca beni derin düşüncelere sevk etti, “Ülkem için ne yapabilirim?” sorusunu zihnimde daha gür bir sesle yankılandırdı.
Hele ki son zamanlarda gündeme gelen terörist başının serbest kalma ihtimali gibi tartışmaları düşündükçe, yüreğimdeki ve boynumdaki o görünmez baskıyı daha çok hisseder oldum. Ülkemin daha müreffeh bir yer olması, kendimden önce çocuğumun ve tüm çocuklarımızın bu ülkenin fidanları olarak kalabilmesi nasıl mümkün olacak? Bunu her zamankinden daha çok sorguluyorum.
Çünkü şunu çok iyi biliyorum; biz bu sorgulamaları yapabilelim diye, o kıymetli şoför arkadaşım gibi birileri, bir yerlerde gözünü kırpmadan bedel ödüyor. Yediğimiz her lokmada, aldığımız her nefeste hissettiğimiz özgürlüğün tadı, ödenen bu ağır bedeller sayesindedir.
Allah, ödenen bu bedellerin karşılığını layıkıyla sunabilmeyi bizlere nasip etsin. Gözünü kırpmadan kendilerini feda eden kıymetli gazilerimize şükranlarımı sunarken, aziz şehitlerimizi minnet ve rahmetle anıyorum.
Bu bedellere layık olabilmek ümidiyle…
Prof.Dr.Cem GÜZELOĞLU
Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi