Üniversiteyi Yeniden Kurmak: Geçmişten Geleceğe Yeni Bir Üniversite Fikri
Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Akademik yaşamın merkezi olan üniversitelerin teknik, ekonomik ve sosyolojik gerçekliğinin değişiminin neden zorunlu olduğunu ve yeni bir üniversite anlayışının nasıl inşa edilebileceğini", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Üniversiteler, insanlık tarihinin en uzun ömürlü kurumları arasında yer alır. Ancak uzun ömürlü olmak, değişmez olmak anlamına gelmez.
Tam tersine üniversitenin tarihi, toplumun bilgiyle, bilimle ve insan yetiştirme idealiyle kurduğu ilişkinin sürekli yeniden tanımlanmasının tarihidir.
Orta Çağ'ın universitas anlayışından modern araştırma üniversitesine, kitlesel yükseköğretimden girişimci üniversite modeline uzanan bu uzun yolculukta değişmeyen tek gerçek vardır: Üniversite, içinde bulunduğu çağın koşullarına göre kendisini yeniden yorumlamak zorundadır. Bugün yine böyle bir eşikteyiz.
Yapay zekâ, biyoteknoloji, dijitalleşme, küreselleşme, iklim değişikliği, demografik dönüşüm ve çalışma hayatındaki köklü değişimler, üniversitenin yalnızca eğitim yöntemlerini değil, varlık nedenini de yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Artık soru yalnızca “Üniversite nasıl eğitim vermeli?” değildir.
Daha temel bir soruyla karşı karşıyayız:
Bilginin her an, her yerden ve giderek daha düşük maliyetle erişilebilir olduğu bir dünyada üniversite neden gereklidir?
Bu soruya vereceğimiz cevap, geleceğin üniversitesinin nasıl olması gerektiğini de belirleyecektir.
Bilginin Kıt Olmadığı Çağda Üniversite
Geçmişte üniversitenin temel işlevlerinden biri bilgiye erişimi mümkün kılmaktı. Kütüphaneler, laboratuvarlar ve akademisyenler bilginin başlıca kaynaklarıydı.
Bugün ise bilgi neredeyse sınırsız biçimde erişilebilir durumdadır. Bir öğrenci dünyanın farklı ülkelerindeki bilimsel yayınlara ulaşabiliyor, farklı üniversitelerin derslerini takip edebiliyor ve yapay zekâ aracılığıyla karmaşık konuları farklı düzeylerde açıklatabiliyor.
Fakat bilgiye erişimin kolaylaşması, bilgiye sahip olmak anlamına gelmiyor.
Çünkü bilgi ile bilgelik, veri ile anlam, cevap ile doğru soru arasında hâlâ büyük bir mesafe var.
Bu nedenle üniversitenin gelecekteki temel işlevi öğrenciye mümkün olduğunca fazla bilgi aktarmak değil; öğrencinin bilgiyi sorgulama, değerlendirme, ilişkilendirme ve yeniden üretme kapasitesini geliştirmek olmalıdır.
Üniversite artık yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil, düşünce üreten bir kurum olmak zorundadır.
Humboldt'tan Geleceğin Araştırma Üniversitesine
Modern üniversitenin en güçlü düşünsel temellerinden biri Wilhelm von Humboldt'un araştırma ile eğitimi bütünleştiren anlayışıdır. Humboldtçu yaklaşımda üniversite, hazır bilgilerin aktarıldığı bir kurum değil, bilginin özgürce araştırıldığı ve üretildiği bir ortamdır.
Bu anlayışın bugün hâlâ geçerliliğini koruyan temel ilkesi açıktır:
Eğitim araştırmadan, araştırma ise özgür düşünceden koparılamaz.
Ancak günümüzün araştırma üniversitesi, geçmişteki modelin yalnızca daha büyük ve daha teknolojik bir versiyonu değildir.
Bilimsel araştırmanın ölçeği büyümüş, maliyetleri artmış, disiplinlerarası iş birlikleri zorunlu hâle gelmiş ve bilimsel üretimin toplumsal ve ekonomik etkisi daha görünür olmuştur.
Bu nedenle yeni araştırma üniversitesinin sorusu yalnızca:
“Ne biliyoruz?” değildir. Buna artık şu soruyu da eklemek zorundayız:
“Ürettiğimiz bilgi hangi probleme çözüm üretiyor?”
Bilimin toplumsal değerini yalnızca yayın sayısıyla ölçmek, araştırmanın gerçek potansiyelini daraltmak anlamına gelir. Geleceğin araştırma üniversitesi hem bilginin sınırlarını genişletmeli hem de ürettiği bilginin gerçek dünyadaki karşılığını sorgulamalıdır.
Newman'ın Üniversitesi ve İnsan Yetiştirme Fikri
John Henry Newman'ın üniversite anlayışında önemli bir unsur, yükseköğretimin yalnızca meslek kazandırma faaliyetine indirgenemeyeceğidir. Üniversite aynı zamanda zihni biçimlendirmeli; farklı bilgi alanları arasında ilişki kurabilen, muhakeme edebilen ve entelektüel bütünlüğe sahip bireyler yetiştirmelidir.
Bugünün dünyasında bu yaklaşımın önemi daha da artmıştır. Çünkü uzmanlaşmanın derinleştiği bir çağda disiplinlerin birbirinden kopması ciddi bir risk oluşturmaktadır. Bir sağlık sorunu yalnızca biyolojiyle, bir çevre problemini yalnızca mühendislikle, yapay zekâyı yalnızca bilgisayar bilimiyle açıklamak artık yeterli değildir.
Geleceğin üniversitesi bu nedenle iki şeyi aynı anda başarmalıdır:
Derin uzmanlık ve geniş perspektif.
Bunu başarabilmenin yolu disiplinleri ortadan kaldırmak değil, onları ortak problemlerin etrafında buluşturmaktır.
Bölümlerden Problemlere
Geleneksel üniversitenin örgütlenme biçimi büyük ölçüde disiplinler üzerine kuruludur. Fakülteler, bölümler ve anabilim dalları bilimsel uzmanlaşmanın vazgeçilmez araçlarıdır.
Ancak dünyanın karşı karşıya olduğu problemlerin önemli bir kısmı bu sınırları tanımamaktadır. Yaşlanma; biyoloji, tıp, psikoloji, mühendislik, ekonomi, sosyal politika ve yapay zekânın ortak problemidir. Sürdürülebilirlik yalnızca çevre bilimlerinin konusu değildir.
Kanser yalnızca tıbbın değil; genetik, biyoinformatik, yapay zekâ, mühendislik, ekonomi ve davranış bilimlerinin de ortak araştırma alanıdır.
Bu nedenle geleceğin üniversitesinde disiplinlerin yanında problem odaklı akademik yapılar giderek daha fazla önem kazanacaktır.
Üniversitenin kendisine sorması gereken soru da değişmektedir:
“Kaç bölümümüz var?” yerine,
“Hangi karmaşık problemleri çözebilecek kapasiteye sahibiz?” sorusunu sormak zorundayız.
Bu, disiplinleri terk etmek değil; disiplinlerin sınırlarını aşan bir iş birliği kültürü geliştirmektir.
Girişimci Üniversite: Piyasa Üniversitesi Değildir
Girişimci üniversite kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Girişimci üniversiteyi yalnızca şirket kuran, patent üreten veya ticari gelir sağlayan üniversite olarak görmek, kavramı fazlasıyla daraltır.
Gerçek anlamda girişimci üniversite, kendi geleceğini tasarlama kapasitesine sahip üniversitedir.
Değişen koşullara hızlı cevap verebilir. Yeni eğitim modelleri geliştirebilir. Disiplinlerarası araştırma yapıları kurabilir. Farklı kaynakları harekete geçirebilir. Araştırma sonuçlarını toplumsal ve ekonomik değere dönüştürebilir. Öğrenciyi yalnızca iş arayan değil, değer üreten bir birey olarak yetiştirebilir. Buradaki temel kavram “ticaret” değil, değer yaratmaktır.
Bu değer ekonomik olabilir. Ancak aynı zamanda bilimsel, kültürel, toplumsal veya kamusal da olabilir. Dolayısıyla girişimci üniversite piyasanın üniversitesi değildir.
Toplumun geleceğine karşı sorumluluk taşıyan; bu sorumluluğu yerine getirebilmek için kendi kaynaklarını, yeteneklerini ve ilişkilerini harekete geçirebilen üniversitedir.
Üniversite bir ekosistem olmalıdır.
Geleceğin üniversitesini yalnızca kampüs sınırları içinde düşünmek giderek zorlaşıyor.
Üniversite; kamu kurumları, özel sektör, yerel yönetimler, araştırma merkezleri, sivil toplum kuruluşları, mezunlar, öğrenciler ve uluslararası bilimsel ağlarla birlikte hareket eden bir ekosistemin parçası olmalıdır. Bu modelde üniversite bütün cevapların sahibi değildir.
Ancak farklı aktörlerin sahip olduğu bilgi, deneyim ve kaynakları bir araya getiren stratejik bir düğüm noktasıdır.
Böyle bir üniversitenin gücü yalnızca kendi laboratuvarlarında ürettiği bilgiyle değil, oluşturduğu iş birliği kapasitesiylede ölçülür. Çünkü geleceğin üniversitesi yalnızca bilgi üreten değil, bilgi akışlarını ve ortaklıkları yöneten bir kurum olacaktır.
Üniversite Şehrin İçinde Değil, Şehirle Birlikte Olmalıdır
Bir üniversitenin bulunduğu bölgeyle ilişkisi artık yalnızca öğrenci ve personel hareketliliğinden ibaret olmamalıdır. Üniversite bulunduğu kentin sağlık, çevre, ulaşım, kültür, istihdam, teknoloji, girişimcilik ve sosyal gelişim sorunlarına doğrudan katkı verebilmelidir.
Burada üniversitenin üçüncü misyonu önem kazanıyor. Eğitim ve araştırmanın yanına toplumsal etki ve değer üretme sorumluluğu ekleniyor. Bu nedenle üniversitenin başarısını yalnızca yayın sayısıyla ölçmek artık yeterli değildir.
Şu soruları da sormalıyız:
Üretilen bilgi hangi probleme çözüm oldu?
Kaç araştırma gerçek hayatta karşılık buldu?
Kaç öğrenci kendi projesini geliştirebildi?
Üniversite bulunduğu bölgenin gelişimine ne kattı?
Bilimsel bilgi toplumun hangi kesimlerine ulaşabildi?
Üniversitenin ürettiği ekonomik, sosyal ve kültürel değer nedir?
Bunlar geleceğin üniversitesinin yeni performans göstergeleri olacaktır.
Yapay Zekâ Çağında Akademisyen
Yapay zekâ, üniversitenin dönüşümünü hızlandıracaktır.
Fakat bu dönüşüm akademisyenin önemini azaltmak zorunda değildir. Tam tersine akademisyenin rolünü yeniden tanımlayabilir. Bilgi aktarımı giderek daha fazla teknolojik araçlar tarafından gerçekleştirilebilir. Ancak doğru soruyu sormak, kanıtı değerlendirmek, bilimsel şüpheyi korumak, etik sınırları tartışmak ve bilginin toplumsal sonuçlarını değerlendirmek insan merkezli akademik faaliyetin temel unsurları olmaya devam edecektir.
Bu nedenle geleceğin akademisyeni yalnızca bir bilgi uzmanı olmayacaktır.
Aynı zamanda mentor, araştırma lideri, düşünce üreticisi, bilimsel rehber ve entelektüel bir referans noktası olacaktır. Yapay zekâ bilgiye erişimi kolaylaştırabilir.
Ama neyin önemli olduğunu belirlemek, hangi sorunun sorulması gerektiğini düşünmek ve üretilen bilginin ne anlama geldiğini tartışmak hâlâ üniversitenin temel görevlerinden biri olacaktır.
Diploma Yerine Öğrenme Kapasitesi
Üniversitenin geleceğinde diploma kavramının da yeniden düşünülmesi gerekecek.
Çünkü bilgi hızla eskimektedir.
Bugün bir meslek için gerekli olan bazı beceriler birkaç yıl sonra önemini kaybedebilirken, bugün var olmayan bazı meslekler gelecekte ortaya çıkabilir.
Bu nedenle üniversite eğitiminin en değerli çıktısı, öğrencinin belirli bir bilgi paketini tamamlaması değil, öğrenmeyi öğrenmesi olacaktır.
Üniversite, dört yıl boyunca gidilen bir kurum olmaktan çıkıp insanın hayatı boyunca tekrar tekrar başvurduğu bir öğrenme platformuna dönüşebilir.
Yaşam boyu öğrenme, yeniden beceri kazandırma, sürekli mesleki gelişim ve mikro-yeterlilikler bu dönüşümün doğal parçaları olacaktır.
Belki de geleceğin üniversitesinin en önemli diploması, öğrencinin elindeki kâğıt değil; değişen dünyada yeniden öğrenebilme kapasitesi olacaktır.
Türkiye'nin önündeki fırsat
Türkiye açısından bu dönüşüm yalnızca bir tehdit değildir. Aynı zamanda önemli bir fırsattır.
Türkiye'nin genç nüfusu, gelişen araştırma altyapısı, farklı bölgelerdeki üniversiteleri ve güçlü akademik insan kaynağı, doğru stratejilerle önemli bir bilgi ve yenilik ekosistemine dönüştürülebilir. Ancak bunun için üniversitelerin birbirinin kopyası olması yerine özgün kimlikler geliştirmesi gerekir.
Her üniversitenin her alanda güçlü olması mümkün değildir.
Asıl güç; sahip olunan kapasitenin doğru tanımlanmasında, belirli alanlarda derinleşme ile disiplinlerarası etkileşimin birlikte yürütülmesindedir.
Bu nedenle Türkiye'nin yükseköğretim politikasında “her üniversite her şeyi yapmalı” yaklaşımından uzaklaşmak gerekir.
Bir üniversitenin başarısı yalnızca büyüklüğüyle değil, hangi alanda vazgeçilmez hâle geldiğiyle ölçülmelidir.
Geleceğin güçlü üniversiteleri, her şeyi yapan değil; belirli alanlarda derinleşirken farklı alanlarla güçlü bağlar kurabilen üniversiteler olacaktır.
Üniversiteyi korumak değil, yeniden kurmak
Üniversitenin geleceğini tartışırken çoğu zaman teknolojiye odaklanıyoruz.
Yapay zekâ, dijitalleşme, çevrim içi eğitim, büyük veri, biyoteknoloji...
Bunların hepsi önemlidir.
Ancak asıl mesele teknoloji değildir.
Asıl mesele, üniversitenin ne için var olduğudur.
Üniversite değişime teslim olmamalı; değişimi anlamlandırmalı ve yönlendirmelidir.
Girişimci üniversitenin gerçek anlamı da burada ortaya çıkar.
Üniversite piyasaya teslim olmadan ekonomik değer üretebilmeli; akademik özgürlüğünden vazgeçmeden toplumsal sorunlara çözüm geliştirebilmeli; disiplinlerini korurken disiplinlerarası düşünebilmeli; geçmişin birikimini muhafaza ederken geleceğin sorularını bugünden sorabilmelidir.
Belki de artık üniversiteyi yeniden kurmaktan söz etmenin zamanı gelmiştir.
Bu, üniversitenin geçmişini reddetmek anlamına gelmez.
Tam tersine, üniversitenin tarihsel misyonunu yeniden yorumlamak anlamına gelir.
Çünkü üniversiteyi yaşatmanın yolu onu olduğu gibi korumak değil, özünü koruyarak biçimini değiştirebilmektir.
21.yüzyıl üniversitesini tanımlayan en doğru ifade belki de budur:
Geçmişin bilgisini koruyan, bugünün problemlerini çözen ve henüz ortaya çıkmamış geleceği tasarlayan kurum.
Üniversitenin görevi yalnızca geleceğe hazırlanmak değildir.
Üniversitenin asıl görevi geleceği hazırlamaktır.
Ve bugün üniversitelerin önündeki en önemli soru artık şudur:
Değişen dünyanın üniversitesi mi olacağız, yoksa değişen dünyayı şekillendiren üniversiteyi mi kuracağız?
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL