Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Dijital dünyanın bireylerin zihin tasarımında psikolojik çıktı oluşturma süreçlerinde vicdan alanının nasıl dönüştürüldüğünü", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
"İnsanlığın en büyük dönüşümleri, önce kullandığımız araçları, sonra da o araçların bizi nasıl dönüştürdüğünü gösterir."
Fransız düşünür Michel Serres, Parmak Kız (Petite Poucette) adlı eserinde dijital çağın çocuklarını başparmaklarıyla ekranlara dokunarak dünyayla ilişki kuran yeni bir insan tipi olarak tanımlar. Ona göre bu kuşak, yalnızca yeni teknolojiler kullanan gençlerden ibaret değildir; insanlık tarihinin antropolojik bir kırılmasını temsil eder.
Tıpkı yazının, matbaanın ve sanayi devriminin yaptığı gibi dijital devrim de insanın düşünme, öğrenme ve hatırlama biçimini değiştirmektedir.
Serres'in iyimserliği dikkat çekicidir. O, yeni kuşağın bilgiye erişim becerisini bir eksiklik değil, yeni bir bilişsel kapasite olarak yorumlar. Çünkü artık bilgi, bireyin hafızasında depolanan bir yük olmaktan çıkmış; ağlar üzerinde dolaşan ortak bir kaynağa dönüşmüştür.
Dolayısıyla eğitimin görevi bilgi aktarmak değil, bilgiyi anlamlandırabilecek bireyler yetiştirmektir. Aradan geçen yıllar ise Serres'in umutla karşıladığı dijital dönüşümün başka yüzlerini de görünür hâle getirdi.
Bugün sorun bilgiye ulaşamamak değildir; sorun, her yönden üzerimize yağan bu devasa bilgi sağanağının içinde yönümüzü kaybetmektir.
Akıllı telefonlar, tabletler ve yapay zekâ sistemleri tarihte eşi görülmemiş bir erişim gücü sunarken, arkalarında dikkatimizi ufak parçalara bölen bir ekosistem bırakıyor.
Ekran karşısında geçirdiğimiz her saniye zihnimizi sürekli uyarılmış, tetikte ve sabırsız bir durumda tutuyor.
Bilgi katlanarak artıyor artmasına, fakat bu yoğunluk içinde gerçeğin ve anlamın aynı oranda derinleştiğini söylemek güçleşiyor. Çünkü dijital dünya bize sadece veri sunmuyor; o veriyi tüketmemiz için bizi amansız bir yarışın içine sokuyor.
Tam da bu noktada, bu yarışın adını koyan Hartmut Rosa'nın "toplumsal hızlanma" kuramı devreye giriyor. Rosa'ya göre modern toplumun temel özelliği, teknolojik ilerlemenin zamanı özgürleştirmemesi; aksine insanı sürekli hızlanan bir yaşam temposunun içine sürüklemesidir.
Zaman kazandırması beklenen her yenilik, kısa süre sonra yeni beklentiler üretmekte; birey, hiçbir şeye yetişememe duygusuyla yaşamaktadır.
Bugün çoğumuzun günü alarm sesiyle başlıyor, bildirim sesleriyle devam ediyor ve ekran ışığıyla sona eriyor. Dinlenirken bile çevrim içiyiz. Tatilde bile ulaşılabiliriz. Sessizlik artık bir eksiklik değil, neredeyse lüks hâline gelmiş durumda.
Byung-Chul Han, bu durumu "performans toplumu" kavramıyla açıklar.
Ona göre çağımızın insanı artık baskı altında çalışan değil; kendi kendisini durmaksızın üretmeye zorlayan bir özneye dönüşmüştür. Daha verimli olmak, daha görünür olmak, daha başarılı görünmek zorundaymış gibi hissederiz. Sonunda ise ödül olarak tükenmişlik sendromuyla karşılaşırız.
Han'ın dikkat çektiği bu psikolojik tablo, dijital dünyanın görünmeyen maliyetlerinden biridir. Sürekli çevrim içi olmak, sürekli üretmek ve sürekli tepki vermek zorunda kalan insan, düşünmeye ayrılan sessiz alanları kaybetmektedir. Oysa yaratıcılık, derin düşünce ve muhakeme çoğu zaman hızdan değil, yavaşlıktan beslenir.
Bu noktada Zygmunt Bauman'ın "akışkan modernite" kavramı tabloyu tamamlar. Bauman'a göre çağımızın temel özelliği kalıcı yapıların çözülmesi ve her şeyin geçici hâle gelmesidir.
İşler, şehirler, kimlikler ve hatta ilişkiler bile hızla değişmektedir. Dijital platformlar bu akışkanlığı daha da görünür kılmıştır. Artık insanlar yalnızca ürünleri değil; zaman zaman birbirlerini de tüketim kültürünün bir parçası olarak deneyimlemektedir.
Bu dört düşünürü aynı masaya oturttuğumuzda ilginç bir manzara ortaya çıkar:
Serres, yeni insanın doğuşunu anlatır.
Rosa, bu yeni insanın zamanla ilişkisini sorgular.
Han, onun ruhsal yükünü görünür kılar.
Bauman ise toplumsal bağlarının neden giderek kırılganlaştığını açıklar.
Tarihte hiçbir kuşak bugünkü kadar çevrim içi olmadı; fakat yine hiçbir kuşak kendisini bu kadar yalnız hissetmedi. Hiçbir dönem bu kadar çok konuşulmuyor; ama belki de hiçbir dönem bu kadar az dinlenmiyor.
Bugün teknolojiye değil, ritmimize yeniden karar vermemiz gerekiyor.
Telefonlarımızı her gün şarj ediyoruz. Bulut depolama alanlarımız sürekli genişliyor. İşlemcilerimiz her yıl daha da hızlanıyor.
Fakat zihnimizi, vicdanımızı ve ilişkilerimizi en son ne zaman güncelledik?
Belki de geleceğin en önemli becerisi daha hızlı düşünmek değil; daha derin düşünebilmektir.
Çünkü insanı insan yapan şey, parmaklarının ekrana ne kadar hızlı dokunduğu değil; kalbinin dünyaya ne kadar derin dokunabildiğidir.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL