Brüksel ekonomiyi giderek daha fazla savaş gibi görüyor.
Peki gerçekten böyle olmak zorunda mı?
Teknik olarak savaş halinde olmasa da Avrupa Birliği, birçok açıdan zaten silahlı bir çatışma atmosferi içinde yaşıyor; özellikle de kendi durumunu anlamlandırma biçimi bakımından.
Savaş dili özellikle Brüksel’de son derece yaygın. AB yetkilileri ve yorumcuları, ekonomiden başlayarak neredeyse hiçbir konuyu askerî kavramlar olmadan açıklayamaz hale gelmiş görünüyor.
Bize sürekli olarak ABD ve Çin’in Avrupa karşısında ilerleme kaydettiği söyleniyor. Batı yaptırımlarının Rus ekonomisini harap ettiği anlatılıyor.
Çin ihracatının Avrupa’nın sanayi tabanını yerle bir ettiği ifade ediliyor. Düzenlemelerin Avrupa şirketlerini boğduğu, Donald Trump’ın gümrük tarifelerinin ise AB ihracatçılarını vurduğu dile getiriliyor.
Politika önerileri de aynı ölçüde savaşçı bir ton taşıyor. Avrupa’nın savunma sanayisi güçlendirilmeli. Ekonomik güvenliği tahkim edilmeli. Bürokratik engeller azaltılmalı. Hatta gerekirse Brüksel’in “ticaret bazukası” ateşlenmeli.
Bu kavramsal militarizm elbette anlaşılabilir. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı dört yılı aşkın süredir devam ediyor. ABD ve İsrail’in İran’la yaşadığı aylar süren çatışma hâlâ sürüyor. Çin ve ABD ile yaşanan ticaret savaşları ise çok daha tehlikeli bir noktaya evrilme tehdidi taşıyor.
Ancak bu durum, söz konusu yaklaşımı haklı kılmıyor.
- Öncelikle kullanılan metaforların önemli bir kısmı anlamsız. Örneğin gümrük tarifeleri genellikle ihracatçılar tarafından değil, ithalatçılar tarafından ödenen vergilerdir.
- Bu durum özellikle Trump’ın tarifeleri için geçerli. Alman düşünce kuruluşu Kiel Enstitüsü’nün araştırmasına göre tarife yükünün yüzde 96’sını Amerikalı tüketiciler ve şirketler üstlendi. Eğer Trump birilerini vuruyorsa, aslında kendisini vuruyor.
- Daha da önemlisi, tarifeler aslında kimseyi “vurmaz”, “çarpmaz” ya da “ezmez”. Önde gelen kalkınma ekonomistlerinden Ha-Joon Chang’ın belirttiği gibi, tarifeleri ekonomik ebeveynliğin bir biçimi olarak görmek daha doğru olabilir.
Özellikle de tarifeler uzun yıllardır “bebek endüstri koruması” amacıyla kullanılıyor; yani yeni gelişen sektörleri uluslararası rekabete hazır hale gelene kadar korumak için. Etkin bir sanayi politikasıyla birlikte uygulandığında da çoğu zaman işe yarıyor. Bunun için 17. ve 18. yüzyıllarda tekstil sektörünü koruyan Britanya’ya ya da 1930’lara kadar dünyanın en korumacı ülkelerinden biri olan ABD’ye bakmak yeterli.
Chang geçen yıl verdiği bir röportajda, “Tarife koruması vermek bir çocuğu okula göndermeye benzer” demişti. “Ancak çocuk üretken bir birey olmak istiyorsa ders çalışmak zorundadır. Bu nedenle sanayi politikasına ihtiyaç vardır.”
Chang’a göre Trump’ın sanayi politikalarına içgüdüsel olarak karşı çıkması da Amerikan imalat sanayisini yeniden canlandırma girişiminin neden başarısızlığa mahkûm olduğunu açıklıyor.
Benzer çıkarımlar başka alanlar için de geçerli. Örneğin ucuz Çin ürünleri, birçok durumda (özellikle güneş enerjisi sektöründe) Avrupa sanayisi için bir darbeden ziyade Avrupalı tüketiciler için bir nimet olarak değerlendirilmeli. Bu noktayı, 2024 tarihli rekabetçilik raporunda bizzat Mario Draghi de vurgulamıştı. Nitekim “rekabetçilik” kavramının kendisi bile AB’nin zihinsel militarizminin bir belirtisi olarak görülebilir.
Bu durum daha derin bir soruna işaret ediyor.
Her şeyi askerî bir bakış açısıyla, yani sıfır toplamlı bir mücadele olarak görmek, çözmeye çalıştığı sorunu daha da büyütebilir. Başka bir ifadeyle, dünyayı temelde çatışmacı olarak görmek, sonunda onu gerçekten çatışmacı hale getirebilir.
Bu uyarı yeni değil.
Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman bundan otuz yıldan fazla süre önce, dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Delors gibi isimlerin öne çıkardığı “rekabetçilik saplantısının” ticari çatışmalara ve hatta küresel bir ticaret savaşına yol açabileceği konusunda uyarmıştı.
2026 yılından geriye baktığımızda Krugman’ın haklı olduğu görülüyor.
Metaforları Karıştırmak
Peki tarih boyunca durum hep böyle değil miydi?
Sonuçta insanlar dünyayı anlamlandırmak için uzun zamandır savaş metaforları kullanıyor. George Lakoff ve Mark Johnson, 1980 tarihli Metaphors We Live By adlı eserlerinde tartışmaların da “yerle bir edilebildiğini”, “saldırıya uğrayabildiğini” veya “vurulabildiğini” hatırlatıyor. Enflasyon da çoğu zaman insanların tasarruflarını yok etmeden önce mücadele edilmesi gereken bir düşman olarak görülüyor.
Üstelik bu tür kavramsal çerçeveler her zaman kötü değildir. Hatta çoğu zaman gerekli olabilir.
Lakoff ve Johnson’a göre “enflasyon bir düşmandır” metaforu, insanların büyük çoğunluğu için anlamlı olan tek açıklama biçimlerinden biridir.
Onların ifadesiyle:
“Kimsenin tam olarak anlayamadığı karmaşık ekonomik ve siyasi faktörler nedeniyle ciddi ekonomik kayıplar yaşarken, enflasyon düşman metaforu en azından neden zarar gördüğümüze dair tutarlı bir açıklama sunar.”
Bugün Brüksel’deki sorun ise metaforların kullanılması değil. Sorun, saldırgan ve savaşçı dilin sürekli kullanılması.
Bunun güncel bir örneği de bu ay yapılacak AB Zirvesi için hazırlanan taslak sonuç bildirgesi. Belgede “saldırganlık”, “saldırgan” veya “agresif” kelimeleri tam on kez geçiyor.
Üstelik bu söylem çoğu zaman ekonomik ya da siyasi açıdan mantıklı da değil.
Lakoff ve Johnson’ın belirttiği gibi tartışmalar bir yolculuk olarak da tasvir edilebilir: “Adım adım ilerleyeceğiz.” Ya da bir kap olarak: “Tom’un argümanı tamamen boş.”
Ancak AB yetkililerinin tarifeleri ebeveynlik metaforuyla açıkladığını ya da ucuz Çin ürünlerinin sıradan Avrupalılar için fayda sağlayabileceğini kabul ettiğini ne sıklıkla duyuyoruz?
Lakoff ve Johnson’ın verdiği son örnek de dikkat çekici.
Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, 1977 yılında yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında enerji sorununa karşı “savaşın ahlaki eşdeğeri” olarak tanımladığı bir mücadele ilan etmişti. Bunun Amerikan halkının karakterini sınayacak fedakârlıklar gerektireceğini söylemişti.
Lakoff ve Johnson’a göre bu askerî çerçevelemeye aslında hiç gerek yoktu.
Kitapta belirtilmeyen ayrıntı ise şu: Carter, yalnızca üç yıl sonra görevden uzaklaştırıldı.
Bugünkü koşullarla benzerlikler düşünüldüğünde — özellikle Orta Doğu’daki gelişmelerin küresel ekonomiyi yeniden sarsması bakımından — Avrupa liderlerinin bu örneği dikkatle incelemesi gerekiyor.
Tabii bir sonraki seçimde kendileri de “darbe yemek” istemiyorlarsa.
Euractiv