Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Bireyin zihin sarayı içinde, teknolojik yaşamın şekillendirdiği iç ve dış dünya gerçekliği ile kendi gerçeklik alanındaki özgürlük arayışı felsefesini", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Modern insanın bir diğer yorgunluğu, belirsizliğin kendisi değil; her şeye kesin bir cevap bulma zorunluluğu hissetmesidir.
Hayatın her alanına sızan o sinsi tekinsizlik hissiyle nasıl yaşanır?
Yarının ne getireceğini bilmemenin, atılan her adımın altındaki zeminin sallanmasının yarattığı o zihinsel yük, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Yaşam, çözülmesi gereken bir denklem gibi önümüzde dururken, elimizdeki verilerin sürekli değişmesi bizi derin bir bilinmezlik girdabına sürüklüyor.
Teknolojinin hızlandırdığı, bilginin çoğaldıkça daha da parçalandığı bu çağda, kesinlik arayışı neredeyse imkânsız bir çabaya dönüşüyor.
Ne kadar çok bilgiye ulaşırsak ulaşalım, çoğu zaman daha fazla ihtimalle ve daha fazla belirsizlikle karşı karşıya kalıyoruz.
Böyle anlarda insan zihni, hayatta kalabilmek için tanıdık bir savunma mekanizmasına sarılır: algıda seçicilik. Ancak bu mekanizma çoğu zaman yalnız değildir; ona doğrulama yanlılığı da eşlik eder.
Zihnimiz yalnızca dikkatini belirli olaylara yöneltmekle kalmaz, aynı zamanda seçtiği bilgileri mevcut inançlarını ve korkularını doğrulayacak biçimde yorumlar. Kendi endişelerimize, beklentilerimize ya da takıntılarımıza uyan parçaları hayatın içinden cımbızla çekeriz.
Dünyanın karmaşasını hazmedemediğimiz için onu zihnimizde küçültür, kendi süzgecimizden geçirerek basitleştiririz. Sadece kaygılarımızı doğrulayan işaretleri görür, yalnızca korkularımızı besleyen ayrıntılara odaklanırız.
Zihnimizin bu seçiciliği bize geçici bir kontrol hissi sunsa da gerçeğin bütününü görmemizi engeller. Kendi inşa ettiğimiz bu dar perspektif, belirsizliği azaltmaz; aksine düşünce dünyamızı görünmez duvarlarla çevrili bir hapishaneye dönüştürür.
Martin Heidegger'in kaygı anlayışı bu noktada dikkat çekicidir. Heidegger'e göre insanın hissettiği kaygı, belirli bir tehlikeye yönelik duyulan sıradan korkudan farklıdır. Korkunun bir nesnesi vardır; kaygının ise yoktur. Kaygı, insanı kendi varoluşunun temelsizliğiyle yüz yüze getirir ve dünyanın alışıldık anlamlarını bir anlığına askıya alır.
Bu nedenle belirsizlik yalnızca dış dünyanın değil, insanın kendi varoluşunun da ayrılmaz bir parçasıdır. Ondan kaçmaya çalıştıkça daha fazla sıkışır, onu kabul etmeyi öğrendikçe ise daha sahici bir yaşamın kapısı aralanır.
Albert Camus, insanın bu anlamsızlık ve belirsizlik karşısındaki durumunu "Absürt" kavramıyla açıklar. Ona göre insan anlam arayan bir varlıkken, evren bu arayışa sessiz kalır.
İşte absürt tam da bu karşılaşmada doğar. Dünya bize hazır yanıtlar sunmaz; biz ise bu sessizliği çoğu zaman kendi ürettiğimiz sahte kesinliklerle doldurmaya çalışırız.
Camus'nün işaret ettiği yüzleşme, belirsizlikten kaçmak değil, onunla yaşamayı öğrenmektir. Camus için absürt, umutsuzluk değil; bütün belirsizliğine rağmen yaşamı yeniden seçebilme cesaretidir.
Gerçek özgürlük, dünyanın sessizliğine rağmen yaşamı anlamlı kılacak sorumluluğu üstlenebilme cesaretinde saklıdır.
Belirsizlik karşısında geliştirdiğimiz bu zihinsel savunmalar yalnızca dünyayı algılama biçimimizi değil, başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri de dönüştürür. Herkes kendi algı filtresinin ardına çekildiğinde, insan insana temas edemez hale gelir.
Jean-Paul Sartre'ın ünlü "Cehennem başkalarıdır." sözü de çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sartre burada insanlardan kaçmayı değil, başkalarının bakışı altında kendimizi yalnızca bir nesneye indirgenmiş hissetmenin yarattığı gerilimi anlatır.
Başkasının bizi tanımlayan tek ölçü haline gelmesi, özgürlüğümüzü tehdit eder. Ancak bunun karşıtı da aynı ölçüde tehlikelidir: Karşımızdakini kendi korkularımızın, önyargılarımızın ve beklentilerimizin içine hapsetmek.
Başkasını anlamak yerine onu zihnimizde oluşturduğumuz kalıplarla değerlendirdiğimizde, hem onun özgürlüğünü hem de kendi insanlığımızı sınırlandırmış oluruz. Böylece belirsizlik yalnızca dış dünyada değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de derin bir yabancılaşmaya dönüşür.
Bu yalnızlaşma ile yakınlaşma arasındaki gerilimi Arthur Schopenhauer, meşhur kirpi analojisiyle dile getirir. Soğuk bir kış gününde kirpiler ısınmak için birbirine yaklaşır; ancak dikenleri birbirine batınca canları yanar ve tekrar uzaklaşırlar.
Soğuktan donmak ile yaralanmak arasında gidip gelirken, sonunda birbirlerini incitmeyecekleri o mesafeyi bulurlar. Günümüz insanı da belirsizliğin yarattığı o varoluşsal soğukluktan kaçıp başkalarına sığınmak ister; fakat kendi önyargılarının, algı filtrelerinin ve zihinsel dikenlerinin can yakacağından korkarak yeniden güvenli görünen yalnızlığına çekilir. Böylece bizi koruduğunu sandığımız mesafeler, zamanla görünmez duvarlara dönüşür.
Kendi filtrelerimizle inşa ettiğimiz bu dünya, bizi dışarıya karşı koruyor gibi görünürken aslında gerçekliğe ve birbirimize ulaşmamızı zorlaştırır.
Dijital çağın algoritmaları yalnızca ilgi alanlarımızı takip etmiyor; zamanla düşünce sınırlarımızı da görünmez biçimde çiziyor.
Bize farklı olasılıkları değil, çoğu zaman zaten inanmak istediğimiz fikirleri gösteriyor. Böylece yalnızca bireysel zihnimiz değil, içinde yaşadığımız dijital ekosistem de algı filtrelerimizi pekiştiriyor. Sonunda kalabalıkların ve kesintisiz bilgi akışının tam ortasında, kendi iç sesinden başka hiçbir şeyi duyamayan yalnız bireylere dönüşüyoruz.
Belirsizliği ortadan kaldırmak asıl mesele değildir belki de. Çünkü yaşamın doğası kesinlikten çok olasılıklarla örülüdür. Asıl cesaret, zihnimizin dar kaygı kalıplarını fark edebilmek, kendi doğrularımızı sürekli yeniden sorgulayabilmek ve başkalarının dünyasına gerçekten temas edebilmektir.
Kendi ördüğümüz algı duvarlarını yıkabildiğimiz ölçüde, bilinmezlik artık bizi felç eden bir boşluk olmaktan çıkar; düşünmeye, öğrenmeye ve dönüşmeye açık bir ufka dönüşür.
Nietzsche, insanın kendini aşmasının ancak alışılmış güvenlik alanlarını terk edebilmesiyle mümkün olduğunu söyler. Ona göre yaşam, kesinliklere tutunarak değil; belirsizliğin doğurduğu yeni olasılıkları göze alarak anlam kazanır.
Bu yüzden insanı olgunlaştıran şey, her soruya verebildiği hazır cevaplar değil; cevapsız sorular karşısında gösterebildiği yaratıcı cesarettir.
Onun "İçinde hâlâ biraz kaos taşımalısın ki dans eden bir yıldız doğurabilesin." sözü, kaosun yalnızca düzensizlik değil; henüz biçim kazanmamış imkânların ve dönüşümün kaynağı olduğunu hatırlatır.
İnsanı özgürleştiren şey belki de, belirsizliği ortadan kaldırmak değil; onunla birlikte yürümeyi öğrenmektir. Belki de gerçek, kesinliğin sessizliğinde değil; belirsizliğin içinde yürümeyi göze alabilenlerin cesaretinde saklıdır.
Özgürlük, bütün cevaplara sahip olmakta değil; yanıtlanmamış sorularla birlikte yaşayabilecek kadar zihnimizi ve yüreğimizi genişletebilmektedir.
Peki, kendi ördüğümüz algı duvarlarını yıkabildiğimizde; belirsizliği bir tehdit değil, yaşamın doğal ritmi olarak kabul edebildiğimizde, bilinmezliğin tam ortasında ilk kez gerçekten yaşamaya başlayabilir miyiz?
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL