Müdahilliği Yükseltmek
Duayen Hukukçu Senih ÖZAY, İlk köşe yazısında "Dünyada müdahillik konusunu ve hukuki açıdan ülkelere göre değişen yapılarını" TGM için kaleme aldı. Keyifli okumalar....
Türkiye’de ceza hukukunda ve idare hukukunda Müdahillik kavramının hele yargılamalarda yargıçların garip bir ürkmesi ile gerilere kayıp gittiğini görünce neler yapabiliriz diye düşündüm.
Avukatlığı da bırakmama rağmen arkadaşımla biraz köşe yazısı biraz da makalemsi bir yazı kaleme alalım dedik. Çoğu pay onda …
Müdahilliği Yükseltmeli ama nasıl…?
Ceza yargılamasında mağdurdan kolektif menfaate, seyirciden katılana doğru
Yıllar önce Kenan Evren davasında müdahillik talep ederken bir cümle kurmuşum:
“Suçtan zarar görme sadece şahsi haklara kavuşmaya hizmet eden bir kurum değildir. Esasen adaletin gerçekleştirilmesinde, maddi gerçeğin açığa çıkarılmasında etkin rol alma konusunda işlevi büyüktür.”
Bugün dönüp baktığımda meseleyi daha ileri götürmek gerektiğini düşünüyorum.
Sorun yalnız bizim o gün müdahil kabul edilip edilmememiz değildir.
Asıl soru şudur:
Bir suç yalnız bir insanı değil bir toplumsal değeri, bir insan grubunu, çevreyi, hayvanı, kamusal dürüstlüğü, kadınların güvenliğini, çocukların dokunulmazlığını veya insanlık onurunu yaralıyorsa, o değeri yıllardır savunan örgüt neden mahkeme salonunun dışında beklesin?
Türkiye'nin Bugünkü Dar Kapısı
CMK 237 bugün hâlâ mağdurun, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilerin ve malen sorumlunun kamu davasına katılmasını esas alıyor.
Uygulamada bunun üzerine bir de yıllardır kullanılan “doğrudan zarar” süzgeci geliyor.
Yargıç böylece çoğu zaman şu kolay soruyu soruyor:
“Bu suç doğrudan doğruya senin malına, bedenine veya kişisel hakkına mı dokundu?”
Hayırsa kapı kapanıyor.
Fakat çağdaş dünyanın sorusu artık yalnız bu değildir.
Yeni soru şudur:
“Bu suç hangi kolektif hukuki değeri yaraladı ve o değerin gerçek, örgütlü, uzman temsilcisi kimdir?”
İşte müdahillik hukukunun geleceği buradadır.
Fransa Bize Ne Gösteriyor?
Fransa'da yetişkin bir kadın cinsel saldırıya veya tecavüze uğradığında, belirli koşulları taşıyan ve cinsel şiddetle mücadeleyi tüzüksel amaç edinmiş bir dernek, mağdurun rızasıyla ceza davasında partie civile sıfatıyla yer alabiliyor.
Dernek kadının anası değildir.
Bacısı değildir.
Mirasçısı değildir.
Suçun maddi anlamda doğrudan mağduru hiç değildir.
Ama cinsel şiddete karşı korunan kolektif menfaatin örgütlü temsilcisidir.
Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu m.2-2 bunu açıkça kabul ediyor.
Üstelik bu yalnız kadınlara yönelik cinsel şiddette değil.
Fransız hukuku; ırkçılıkla ve ayrımcılıkla mücadele eden derneklere, çocukları koruyan kuruluşlara, hasta-engelli-yaşlıları savunan derneklere, terör mağduru örgütlerine, insan ticaretiyle mücadele eden kuruluşlara, hayvan koruma derneklerine ve yolsuzlukla mücadele eden belirli kuruluşlara da çeşitli şartlarla partie civile olma imkânı tanıyor.
Çevre hukukunda ise örnek daha çarpıcıdır.
Fransız Çevre Kanunu m. L142-2, çevre koruma derneklerinin savundukları kolektif menfaatlere doğrudan veya dolaylı zarar veren çevre suçlarında partie civile haklarını kullanabileceklerini açıkça söylüyor.
Bakınız kelimeye:
Dolaylı zarar.
Bizim içtihadımızın yıllardır kaçtığı kelimeyi Fransız kanun koyucu açıkça kanuna yazmış.
Hayvan koruma derneği de hayvana yapılan ağır kötü muamele ve öldürme gibi suçlarda ceza davasına katılabiliyor.
Hayvan derneğe vekâletname vermedi.
Orman da vermedi.
Nehir de veremez.
Fakat çağdaş hukuk tam burada hukuk olur:
Kendisini savunamayacak değere hukuki bir ses yaratır.
İspanya Daha İleriden Sesleniyor
İspanya Anayasası'nın 125. maddesi doğrudan doğruya vatandaşların acción popular — halk davası yoluyla ceza adaletinin yönetimine katılabileceğini anayasal düzeyde kabul ediyor.
Demek ki ceza muhakemesine yurttaş katılımı, “mahkeme salonunu kalabalıklaştıran tehlikeli bir fikir” değildir. Avrupa'da anayasal kurum olabilecek kadar ciddi bir hukuk düşüncesidir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Bile Savcıyla Yetinmiyor
Roma Statüsü m.68/3 uyarınca, kişisel menfaatleri etkilenen mağdurlar yargılamada görüş ve kaygılarını, sanığın hakları ve adil yargılanma korunmak şartıyla, kendi hukuki temsilcileri aracılığıyla ortaya koyabiliyorlar.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendi açıklamasında bunun önemi özellikle belirtiliyor: mağdur, savcılıktan bağımsız biçimde kendi görüş ve kaygılarıyla ceza muhakemesine katılabiliyor.
Yani çağdaş ceza yargılaması artık yalnız:
DEVLET — SAVCI — SANIK
üçgeninden ibaret görülmüyor.
Dördüncü ses giderek kuvvetleniyor:
Mağdur Ve Toplumsal Menfaat.
Avrupa Birliği çevre için neredeyse bizim cümlemizi kuruyor
2024/1203 sayılı AB Çevre Suçları Direktifi çok önemli bir cümle söylüyor:
“Çevre, ceza yargılamasında kendisini mağdur olarak temsil edemez.”
Bunun için ilgili kamu mensuplarının çevre adına hareket edebilmesi gerektiğini belirtiyor. Direktifin 15. maddesi de çevreden etkilenen veya etkilenmesi muhtemel kişilerle çevre koruma STK'larının uygun usul haklarına sahip olmasını öngörüyor; örnek olarak açıkça civil party — müdahil/katılan kurumunu gösteriyor.
Bergama'dan Aliağa'ya, madenlerden plastik çöpe, orman yangınlarından zehirli gemi sökümüne kadar yıllardır söylediğimiz şey budur:
Çevrenin dili yoktur diye hakkı da mı olmayacaktır?
Hayır.
O dili hukuk yaratacaktır.
*Sonraki yazıda Türkiye özelinde bu konuyu ele alacağım. Sevgilerimle.
Senih ÖZAY