GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 45,0450 ₺ 🇪🇺EUR: 52,9101 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.285,32 ₺ BTC: 3.526.122 ₺ 🇺🇸USD: 45,0450 ₺ 🇪🇺EUR: 52,9101 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.285,32 ₺ BTC: 3.526.122 ₺ 🇺🇸USD: 45,0450 ₺ 🇪🇺EUR: 52,9101 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.285,32 ₺ BTC: 3.526.122 ₺
02 Mayıs 2026 - 14:52

info@turkglobalmedia.com

Hukuktan Hafızaya: Duayen Avukat Senih Özay’ın 52 Yıllık Tanıklığı
Röportaj

Hukuktan Hafızaya: Duayen Avukat Senih Özay’ın 52 Yıllık Tanıklığı

02.05.2026 09:05
Doç.Dr. Mustafa AYDEMİR

Yarım asrı aşan bir mesleğin izleri arasında; davaların gölgesinde yoğrulan bir hayat, zamanın içinden süzülen tanıklıklar ve bugünün gündemine dokunan sözler… Bu Röportajda Av. Senih ÖZAY, geçmişten bugüne uzanan hafızasını, adaletle kurduğu bağı ve arşivinden taşan hikâyeleriyle kendi zamanını anlatıyor.

Bu röportajı paylaş:

“Kuşların avukatı, balıkların avukatı, zorda kalanların avukatı” 

Bu tanım, onun hakkında yazılanlardan derlenmiş. Ama Senih Özay’ı tek bir cümleye sığdırmaya kalkmak, başından kaybedilmiş bir davadır.

1951'de Manisa Salihli'de doğan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Özay, yarım asrı aşkın kariyerini devletle değil, devlet adına değil, devlete karşı yürütmüş bir hukukçu. Bergama köylülerinin siyanür zehirlenmesinden, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına, asbestli gemilerin Aliağa kıyılarına yanaşmasından, Suriye mültecilerinin Lahey'e taşınmasına kadar her davada aynı refleks: hukuku güçsüzün elinde bir silaha dönüştürmek.

Sınır Tanımayan Avukatlar’ın (STAD) kurucu üyesi, Yeşiller Partisi'nin kurucu isimlerinden, “İnsanlığın Ortak Orospusu Altın” ve “Ağzımı Hayır'a Açtığım Davalarım” kitaplarının yazarı. Ama belki de onu en iyi anlatan kendi sözü: “Devletin çok fazla gücü kuvveti var, yurttaşın gücü az. O yüzden avukatlığı seçtim.”

Bugün onunla hem bir hukukçu hem bir aktivist hem de bir sanat insanı olarak konuşuyoruz. Gündemdeyse çok şey var: yapay zekanın mahkemelere girişi, İzmir’de yaşanan mülkiyet çatışmaları ve 2 Mayıs’ta kapılarını açacak sergisi.

 

  • Sayın ÖZAY, “Ben devlete karşı bir avukatım"” tanımlıyorsunuz kendinizi. 40 yılı aşkın bir kariyerin ardından bu cümle hâlâ geçerliliğini koruyor mu, yoksa anlamı değişti mi?

Senih ÖZAY: Yok yok koruyor… Aşınmalar törpülenmeler var ama mesele şuradan çıktı. Ben herhalde Marksist ve Leninist bir dünya görüşünü taşırken Kenan Evren’in darbesi nedeniyle, Amerika’dan başlayan Almanya’dan gelen yeşiller partisi hareketi bulaşınca çıktı diyebilirim. Proletarya diktatörlüğü kuracağız! Burjuva devlet ağzını parçalayacağız derken bu seferde sosyalist devlet belasını açtın diyerek ben “devlet” ten hoşlanmadığımı söylemeye çalıştım. Aaa… Meğerse bunu Troçki de söylüyormuş zaten… “Sovyetler Birliğini öyle Çin’de Topluluklar oluşacakta Dünya sosyalizmine gelecek diye beklemeyin” demiş. 

Ben o zaman dedim ki “Devleti, kötülüklerin anası olarak düşünmeliyiz”, diye öyle bir cümle kurdum. Radikal gazetesi, ilk çıktığı gün benim söylediklerimi büyük puntolarla yayınladılar. “Devlet, bütün kötülüklerin anasıdır” diye söyledim. İşte senin sorduğun sorudaki cevapta da Devlet… öyle hükümet falan da değil bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki tahakkümü sağlayan, sürdüren, silahlı kuvvetlere polise hâkim olan bir örgüttür. Bunu da yalanlamaya gerek yok. Devleti, uzaklaştırırsan belki birazcık özgürlük, birazcık yaratıcılık, birazcık demokrasi oluşur diye halen aynı şeyi düşünüyorum.  

 

  • Bergama'dan 12 Eylül davalarına, asbestli gemiden mülteci krizine kadar onlarca yıl, çoğu zaman sonucu belirsiz davalarda mücadele ettiniz. Peki tüm bu süreçte mental olarak kendinizi nasıl güçlü tuttunuz?

Senih ÖZAY: Sen tabi bir akademisyen olarak çok güzel sordun. Bu bana hep söylenir. Ben de avam bir biçimde “Ben Çerkez’im”, “Ben Solcuyum”, Ben Manisa’nın Salihli ilçesinin Çapaklı Köyünde büyümüşüm. Tamam belki tam bir köylü çocuğu değilim ama Döver sürmesini de bilirim. Tütün toplamasını da bilirim Lükslerle*. Dolayısıyla benim mücadele anlayışımda, güç toplamamda, gücümü korumamda bu önemli. 

Ya sonucunu almam şart değil. Ömrümde biter ama bir şeyi başlatmam, bir iz bırakmam, birlerine örnek olma ve cesur bir avukat bu adam dedirtme yüzünden yaptım onları. O yüzden Bergama’da müvekkillerim bana 1900 kişi vekalet verdi noterden. 1900’ü de beni terk edebilir diye davada kendimi asaleten imza atıyordum. Ne düşünüyorum… Ukalalığıma bak, duyguma bak. 1900 kişi vazgeçerler, onların belki çocuklarını işe alırlar, sinema yaparlar köylere. Hepsi beni terk ederse ben kalayım diye belki de çılgınca bir güç sürdürme mücadelem vardır. Doğru. 

 

  • Sınır Tanımayan Avukatları kurucu üyesi olarak desteklediniz. Türkiye'de genç hukukçulara bugün en çok hangi mesajı vermek istersiniz?

Senih ÖZAY: Sınır Tanımayan Avukatları kurma öyküm tabi ki aynı kökten geliyor. Sınır tanımayan doktorlar oluyor da o dünyada yaralanan ölen çocuklara koşuyor da hukuk alanında da aynı şekilde o doktorlar gibi atak avukatlar neden olmasın diye girdim ona, o mücadeleye. Buradaki sorun ne biliyor musun? 220.000 Avukat, 27.000 civarında hâkim ve savcı var Türkiye’de. Akademik olarak ta tartışılabilir ama iyi bir kök yok… Adı ve iyi bir hikayesi yok belki be bu 220.000 ve 27.000 kişinin. Dolayısıyla, mecbur kalıyorsun böyle bir ileri bir hamlede ileri bir atakta. 

Çünkü doktorlukta fedakârlık var. Normal değil o. Hukukta, bana para veriyorlar ben de o paraya göre konuşuyorum. Konuşuyorsun ama Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre Baroya göre birliklere göre “Avukatlık” kavramını ne düşünüyorlar! Sac ayağı…. Neymiş sac ayağı? Sac ayağı Avukat, Sac ayağı Hâkim, Sac ayağı Yargıç diyorlar. Yalan… Palavra. Hâkim ve Savcıya devlet memuru diye maaş vermiyorlar mı? Bordro imzalamıyorlar mı? 

Avukatın durumu öyle mi?  Devletle, maaşla alakası var mı? Halkla beraberler. Yakalarsa para alabiliyorlar. Onu bir yana bırakalım. Yargının üç ayağı yok. Siz iki ayaklısınız. Avukatı al Barolar birliğine. Baroyu savunma makamını anayasaya yaz bir madde ile… Böylece toplum sınır tanımayan avukatların anlamını da kavrar. Sana bir dedikodu vereyim. Sınır tanımayan avukatlar da bizim Filistin olaylarına ve avukatlarına dair bazı süreçlerden sonra bir şekilde sürdüremedik, kapandı gitti.

 

  • Türkiye’nin AİHM sicili, basın özgürlüğü, çevre hukuku — hangi alanda en çok gerileme yaşandığını düşünüyorsunuz?

Senih ÖZAY: Şöyle ki AİHM’ni en çok Rusya, İtalya ve Türkiye meşgul ediyor. Çok aşırı sayıda dosyaları mevcut. Bu Dünya’nın Lüksemburglu, İtalyan, İspanyol, Portekizli yargıçları da bundan ötürü çok rahatsızlar, çok fazla dosya geliyor diye. AİHM’nin üstünden topu atmayı çok seviyorlar gitsin bizden diye. Türkiye’de de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hukukunu yaptırttılar. Sizde kaldın bana gelme dediler. İşte AİHM’nin hukukçuluğu azaldı. Israrı, inadı, kararlarına anayasada yer verildiği halde ona göre davranmayıp, yok sayıp, yok saydırıp bir gerileme yaptılar. 

Bu arada ama AİHM’nin de Dünyanın da Türkiye’deki yargının da dünyadaki siyasetten etkilenmek suretiyle güçlü kudretli ve dayatılan bir yapı yerine yavaş yavaş yıllar süren zavallı yumuşak bir etki içerisinde görüyorum. Hem insan hakları yargısını hem anayasa mahkemesinin yargısı ile Yargıtay ve Danıştay üzerinden acayip bir geriye gidiş var. 

 

  • Suriye mülteci krizini Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na taşıyarak 194 ülke hakkında suç duyurusunda bulundunuz. Uluslararası hukuk bu tür kitlesel ihlaller karşısında gerçekten işe yarıyor mu?

Senih ÖZAY: Yaradığı maradığı yok. Ama hiç değilse “dikkat çekelim, biraz ayılın, uyanın” manasında bunlar. Sonuç almamız önemli değil. Filistin dosyasında hatırlarsanız eğer İsrailliler Amerikalılar ile birlikte saldırıp durunca kala kala bir tane Yeni Zelandalı bir tane çocuk dava açabildi. Uluslararası ceza mahkemesine, Roma sözleşmesine göre UCM’ye. Olur mu ya! Dünya’da Fransız avukatlar var, İngiliz Avukatlar var. Türk avukatlar da var yani. Neden büyümüyor diye bakıyorum belki büyür diye. 

Nitekim şimdi son zamanlarda Amerika’nın İran’a saldırısı sırasında dikkat edersen yavaş yavaş çatlak sesler başladı. İspanya öne çıktı. Avrupa Birliği’nde bir değişim oluştu. ABD’nin enayi enayi kölesi olmayalım düşüncesi oluştu. AB’de İngiltere’nin ABD’ye kaptırdığı o şeytanlığı geri alabilir miyiz diye bazı düşünceler oluştu. Bu da benim tezimi bir yönüyle doğruluyor. Belki olur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bir savcısı var her şeyi inceliyor, eliyor. ABD’nin eski Başkanı Clinton ve Dış işleri bakanı Colin Powell, konferans için İstanbul’a geldiler. 

İngilizce anlamadığım için bir tercüme ettirdim. Orada dediler ki Amerikalılar, kendi askerlerinin dünyada yaptıklarının hesabının sorulmasından hoşlanmıyor. Lafa bak…. O nedenle UCM’de yargılanmasını istemiyorlar biz de imza atmıyoruz. Sonra da diyor ki en sonunda… Ama bu hep böyle gitmez biz bir süre sonra imzalamak zorunda kalırız tabi ki diyorlar. Burada çıkar, çıkarabildiğin manayı….

 

  • Çevre davalarında onlarca yıl önce uyardığınız tehlikeler bugün somut biçimde gerçekleşiyor. "Haklıydınız" demek sizi tatmin ediyor mu, yoksa bu bir yenilgi hissi mi?

Senih ÖZAY: Burada her şey var ama… Şöyle ki biz uyarıyoruz ama uluslararası büyük sermaye hiçbir şey dinlemeden, öyle Türkiye imiş, Türkiye topraklarıymış, Ortadoğu imiş… Hiç dinlemeden ne halt edeceğine karar veriyor.  Madenler var diyor… Bu madenlerin çıkması lazım diyor. Çıkacak diyor. Ona uygun hükümet ayarlayalım diyor, ayarlayabiliyor, çalışabiliyor. Parlamento ona uygun kanun çıkarıcı…. 7 tane altın madeni sahibi parlamentoda milletvekili var şu an biliyor musun? Böylesine onlar asılıyorlar. 

Biz de ne yapalım çomak sokucuyuz. Biz koca büyük sermayeyi, koca Dünyanın devletlerini tanımıyor muyuz biz, bilmiyor muyuz? Onların canavarca çok güçlü olduklarını. “Ama hiç değilse devletin burnuna gireriz, sinek gibi gözüne gireriz rüzgâr gibi… Yumurtalığını biraz sıkarız, tırnağını birazcık bükeriz”. Adını alan bizim bu yaptığımız şeyler… Biz de bunu yapa yapa belki sonuç alırız belki geliştiririz diyoruz. Aynı yere geliyoruz dikkat edersen… Ben yaptıklarımın sonucuna ulaşmak için yapmadığımı kendi adıma söyleyebilirim. 

Bu bir şeyleri başlatmak için yaptıklarım. Ben şimdi iz bırakıyorum. Ben öldükten sonra cenazeme gelen çocuklar belki de bunu konuşarak “cesaret, cüret, yürek avukatlığına sokarlar” diye düşünüyorum. 

 

  • Yapay zekâ artık mahkemelerde araştırma, içtihat tarama, hatta savunma yazımında kullanılmaya başlandı. Bir hukukçu olarak bu gelişmeye temkinli mi yaklaşıyorsunuz, yoksa fırsatçı mı?

Senih ÖZAY: Valla işte bu da enteresan bir konu… Yani yapay zekanın korkunç bir atakla geldiği hızla geliştiği artık doktorları bile büyük kısmını mesleklerinde uzaklaştırmaya, avukatları da ben sizin yaptığınız işi yapıyorum demeye başladığını görüyorum. Bu çok tehlikeli. Bir avukatın o insan yanı vicdan yanı, yaratıcı yanı mümkün olabilmesi gereken yanını yapay zekaya veremezsin.  Onun sadece sürati var insandan veri topluyor. O korkunç verileri de bilgisayara veriyor. 

Mesela bu arkadaşlar boşanmak istiyor. Şiddetli geçimsizlik, zina veya başka bir şeye dayanacaklarmış. Ona göre verilerini pasla diyor, bu verileri paslıyor ve dilekçe yazıyor. O dilekçe dolayısıyla çok tehlikeli bir dilekçe. Orada yanlış olabilir, eksik olabilir, verilerdeki yapıyı yanlış yorumlayabilir…  O kadar etkili bir yöntem haline geldi ki Adalet bakanı bile dün gördüm, tavsiye etmiş. Avukatların dilekçe yazmasından daha çok yapay zekanın yazdığı dilekçe daha iyi olabilir diye. 

Bu çok tehlikeli, çok tehlikeli ama işte engellenebilirlik, engellenemezlik kim caydırıcı güce kavuşacakta bunlara yapmayın diyecek? Veya hiçbir şey dinlemeyecek ezip geçecek azıcık avukat kalacak azıcık doktor kalacak. Bunlar hâkim de olabilir, çok tehlikeli bir durum. Onun altını çizmekle yetineyim. Hiç hoş değil bu. 

 

  • Yapay zekanın hukuki süreçlere girmesiyle birlikte en büyük riskin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Adaletsizliğin otomasyonu mu, hesap verebilirlik boşluğu mu, başka bir şey mi?

Senih ÖZAY: Demokrasi peşinden koşulurken şimdi biliyorsun otokrasi tek adam yönetimi diye bir dert var dünyada.  Bu seni sorudaki tek bir şeyi güçlendirir. Tek bir adam, tek bir makine, tek bir bilgisayar sahibi… O, savaşı bile yapabilir. Bırak avukatlığı doktorluğun yaptığı naneleri, çalmayı, hukuku… İran savaşını ben bilgisayara yaptırdı dese bu ABD başkanı Trump. Ben mümkün görüyorum. Bilgisayara sorduk. Biz İran’a şöyle saldıracağız, böyle saldıracağız. Sen bize söyle. 

Nasıl saldıracağız?  Bu kadar da veri de var zaten. Şurada boğazı var, şurada dağı var. Şurada silahı var. Şurada askeri var, şöyle de bir rejimi var diye bütün savaşı da yapay zekaya bilgisayara yaptırtmaya kalkışabileceklerini düşünüyorum. Bunu da çok tehlikeli buluyorum. Artık 52 yıllık avukat olarak iyi ki… Ben tabi yaşamayı severim ama benden sonra çocuklarım, torunlarım, görecekler, yaşayacaklar, bu numaraları diye düşünüyorum.

 

  • İzmir'de Meslek Fabrikası'na el koyma, vakıf malları tescili, kayyım tartışmaları… Bunların tamamına hukuki çerçeveden bakıldığında ortada gerçek bir mülkiyet uyuşmazlığı mı var, yoksa hukuk bir araç olarak mı kullanılıyor?

Senih ÖZAY: Tabi ki hukuk bir araç olarak kullanılıyor. Yani kim hukuken güçlü… Eline geçirmiş bir şeyi, yargıyı, iddia makamını o şekilde planlar.  O şekilde paketler.  Fabrikanın mülkiyeti, A Fabrikatördeydi, B Vakfa geçti, C Vakıftan Belediyeye geçti, D şimdi iktidar muhalefetten hoşlanmıyor her yerde zaten. Şimdi bu konuda, “Onun elinden alacağım. Onun yerine bizim iş adamlarına vereceğim. 

Bizim iş adamları burada bir şey yapacaklar. Ne yapsınlar ister ders versinler ister kurs versinler ben yapacağım” deyince artık hukuk, kanun, tüzük, yönetmelik bile buna yardım eder bunu çözer. İşte CHP’li bazı belediye başkanlarının yönetiminin birtakım insanların, halkın da desteğini almak suretiyle direnişler yaptı ama devlet ne yapıyor? Geri çekildi mi? Geri çekilecek mi? Geri çekilmiyor. Bu hareket direniş durdu mu durdu. 

Öyleyse artık bunlarla ilgili gele gele şeye geliyor. Burada bir gariplik var. Bu yönetim de zaaflı gidiyor bu yönetim. Bu yönetimle ilgili bir iş birliği el birliği, hukuk birliği, avukat birliği, sendikalar birliği, mühendis odaları birliği… Birileri gelip te “Biz daha güzel sıkıştıralım daha güzel geri adım attıralım iktidara”, derse olur. Demezse bunlarla olmaz görüşündeyim. İyi biliyorum bu işleri yani. 

 

  • Son dönemde Oğlunuz Betal ÖZAY başarılı bir hukukçu kimliği ile kızınız Gubse ÖZAY ise başarılı sanat kariyeriyle dikkat çekiyor. Bu bakımdan sizin hukuk dışında sanatın yanında olduğunuzu söyleyen bazı tanımlamalar var. Sanat ve aktivizm sizin için nasıl kesişiyor? Sanatı bir hak arama aracı olarak görüyor musunuz?

Senih ÖZAY: Gayet tabi canım. Sanat, sanatçı demek bence normal insanlardan birazcık daha farklı bir yaratıcılık, bir iştah, bir inat bir yoğunlaşma demek. Böyle insanların ister hukukta ister resimde heykelde ister sinemada farklı bir şeyler yapmaları o kadar güzel ki. Hep söylerim, şairler olmasa n*h iyi şeyler olur derim. Onun gibi ben sanatçılara bayılıyorum.  Bayılıyorum ama sanatçılar da korkuyor. Devletten korkuyorlar çok. Sanatçıların da herhalde onların da korkmama ihtimalini öngörüyor bunu diliyorum. 

 

  • 2 Mayıs'ta açılacak sergiye geliyoruz. Bu sergi ne anlatıyor, sizi bu projeye bağlayan neydi?

Senih ÖZAY: Çerkez’im, solcuyum diye başlayan bir yolculuğum var ya… Bu yolculuğumda ben Ankara’da avukatlık yapıp İzmir’e gelip avukatlık yapıp, sıkı yönetim mahkemeleri döneminde avukatlık yapıp, yer altı örgütlerine de yardım eden bir avukatım ya (Kahkahalar)… Ben, banka soymuyor ve korkuyorum ya onların avukatlığını yapıyormuşum ya… Meğerse ben 52 yıllık avukatlık yaşantımda çok çalışmışım. Hukuk ta çalışmışım. Bergama çalışmışım olağanüstü. 

Çok çalışmışım yani 1900 tane yurttaşın vekaletini almışım bir tane dilekçe alıp tek bir mahkemede dava açmamışım. Yüzlerce dava açtım. AİHM’ne gittim. Danıştay’a gittim. Neler yaptım. Olmaz böyle şey. Şimdi böylesine bir mücadelemin evraklarını yakasım geldi. Ben yakacağım diye tutturdum. Oğlumun bir mekânı vardı depo kılıklı bir şey. O, depo kılıklı yere arşive koydum. Haftada bir cumartesi günleri gidip arşivime bakıp bunu yakalım yakalım derken bunu yakamayız kılıklı belgeler önüme düştü. 

Devletle dalaşma belgeleri düştü.  O zaman onları alıp raptiyeleme işine koştuk. Benim üç kurmayım var. Cemile, Tuğba ve Erkan. O üçü hep geldiler benimle cumartesi günleri öğleden itibaren. Onları duvara yapıştırıp, Sergi olur mu? Dediler. Ben dedim ki ulan bu sergi falan olmaz. Buna, “Sergi desen değil. Arşiv desen değil. Müze desen değil.” Denilebilir mi acaba dedim. Ve böylece işte onlar sen ne dersen de. Öyle bir şey olsun dediler. Bu duvarlara 330 tane bayağı önemli naneler duvarla raptiyelendi. 

Bunları 2 Mayıs 2026 Cumartesi günü 12:00’den itibaren orada gelen misafirlere gelin dolaşın diyeceğiz. Bir şeyler ikram edeceğiz. İnsanlar istediği kadar fotoğraf çekebilir kurcalayabilir. Yere indirebilir olacaklar. Bende ömrümün son döneminde böyle bir şey yapmış olayım. 

Halk için de misafirler için de yapmadım (Kahkahalar). Kendim için yaptım. Yaşlanınca zaten bencilleşiyordum. Bir de artık yapacağım bir şey de kalmadı. “Siz sevin sevmeyin, isteyim istemeyin, beğenin beğenmeyin, Bakın bakmayın ben kendim için yaptım.” diyerek kapatacağım olayı (Kahkahalar).

 

  • Bu sergiyle ulaşmak istediğiniz kitle kim — sanat izleyicisi mi, aktivistler mi, yoksa hiç bu alanla kesişmemiş insanlar mı?

Senih ÖZAY: Keşke bu alanda hiç kesişmemiş insanlar duysa da bilse de bulsa da gelse. Onları budayıp budayıp deminden beri söylediğim lafları geri çekerim. Sanıyorum. A gelecekler, B Hiçbiri C Tamamen kendim için yapıyorum. 

Genç avukatlar gelecekler diye pek umudum yok ama ben öldükten sonra mezarımın başında, Vay be! Senih Abi umutlu değildi bizden ama biz de Z kuşağıyız falan kuşağıyız diye. Yere ayağını denize ayağını basar ve yükselip çıkarsın ya. İşte öyle bir gelişme olursa ben duyarım onu mezardan. 

 

  • “Yaman yaşamışım” diyorsunuz kendiniz için. Peki yaşamak isteyip de henüz yaşayamadığınız bir dava, bir mücadele var mı?

Senih ÖZAY:Ya bilmiyorum ama… İngilizcem olsaydı iyiydi diye kendi kendime lafım var. İngilizcem olsaydı çok iyi olurdu biraz daha olayı çakardım. Epey de çaktığım anlaşılıyor şu konuşmalarımdan. Buna rağmen Fransızca da bilseydim daha güzel olurdu (Kahkahalar). İkincisi hiçbir devlet tecrübem yok. Ne savcılık ne hakimlik ne kaymakamlık. Ne valilik ne de bakanlık. Ne belediye başkanı olayım diye hiçbir duygum yok. 

Ulan yanılıp yenilip te bunlardan birine burnumu soksaydım. Ne olurdu diye kendi kendime merakım var. Vali olsaydım çok kötü bir vali olma ihtimalinde de tabi korktum. Bunu söylemeliyim. Beğenmiyordun ya valileri bakanları… “Ben de aynısı oldum.” Deme ihtimalimi senin bu sorunun kapsamında düşünürüm.

Onun dışında da 74 yaşındayım ben şimdi. Azıcık daha ne kadar yaşayacağımı merak ediyorum. Ben 80 yaşını bulur muyum? Yoksa 80’den evvel ölür müyüm? Yok yok, doktor arkadaşlarım sana bir ameliyat çekerler, 90 olursun. Diye palavra atıyor bana arkadaşlarım. Öyle olmuyor o. 

Böyle bir yaşamımın son bölümünü merak ederek bakıyorum bu meseleye. Onun dışında da tek faktörlü bir herif olmam. Çok faktörlü bakarım.  Mesela ben gizlice bir param olsaydı (Kahkahalar). Herkes para biriktirmiş ev almış, arsa almış araba almış. Benim de böyle gizli bir param var bundan hoşlanırdım. (Kahkahalar). 

Benim kendi kendime seslenmelerim içinde, son sözüm “Çünkü Benim Hiç Tapum Olmadı”. 

Yanları işlemeli fotoğraflı tapu sahibinin adı, şurada Karşıyaka’da bahçesi var, apartmanı var villası var, dairesi var.” denir ya benim hiç tapum tapunun sağ köşesinde fotoğrafım olmadı. Tek Mercedes’im vardı. Onu sattım. İşte onunla yaşıyorum. Bir de emekli maaşım var. Durum bu kadar güzel. Kara değil yani. Sence nasıl güzel değil mi? 

  • Fotoğrafınız çok güzel.

Senih ÖZAY: Öyle mi! Fotoğrafım güzel demek… (Kahkahalar). Peki çok teşekkür ederim. 

  • Senih Bey, röportaj için kıymetli vaktinizi ayırdınız. Çok teşekkür ediyorum.

Senih ÖZAY: Ne demek… Ne demek.

 

*Lüks bir tür lamba ve fenere de benzeyen aydınlatma cihazıdır. Tarım dışında tekne balıkçıları tarafından gece avlanırken de kullanılan tüplü bir mekanizmaya sahiptir. 

 

Teşekkürler...

Röportaj: Doç. Dr. Mustafa Aydemir

Yayınlanma: 02.05.2026 09:05