GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 50,0000 ₺ 🇪🇺EUR: 56,1798 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.976,71 ₺ ₿BTC: 3.795.802 ₺ 🇺🇸USD: 50,0000 ₺ 🇪🇺EUR: 56,1798 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.976,71 ₺ ₿BTC: 3.795.802 ₺ 🇺🇸USD: 50,0000 ₺ 🇪🇺EUR: 56,1798 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.976,71 ₺ ₿BTC: 3.795.802 ₺
06 Kasım 2026 - 19:12

info@turkglobalmedia.com

Köşe Yazıları

Bedenimiz Neden Modern Dünyaya İsyan Ediyor?

06.11.2026 15:35
TGM Haber Merkezi
105 okunma
Bedenimiz Neden Modern Dünyaya İsyan Ediyor?

Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Yeni çağda insan bedeninin değişen beslenme ve yaşam koşulları karşısında geçirdiği negatif eksenli biyometrik saatin sağlıklı beslenme ve yaşam ilkelerindeki etkilerini" TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…

Bu haberi paylaş:

Akşam saatlerinde buzdolabının kapağını açıp dakikalarca içine baktığınız, canınız aslında aç olmadığı halde tatlı ya da tuzlu bir şeyler aradığınız oldu mu? 

Ya da tüm gün iş yerinizdeki koltukta oturup neredeyse parmağınızı bile kıpırdatmadığınız halde eve pestil gibi yorgun döndüğünüz?

Yalnız değilsiniz 

Çoğumuz bu durumu iradesizlik, tembellik veya yaşın ilerlemesi olarak görüyoruz. 

Oysa aynadaki görüntümüz ve tahlillerimizdeki yüksek değerler bambaşka bir gerçeği haykırıyor: Bizler 21. yüzyılın şehirlerinde yaşayan, ceplerinde akıllı telefonlar taşıyan Taş Devri insanlarıyız.

Canlıların yeni biçimler kazanıp çevreye uyum sağlaması birkaç nesilde olup bitmez. Milyonlarca yıllık ağır, kesintisiz bir doğa akışıdır. 

Bedenimiz, organlarımız ve hücrelerimiz yaklaşık iki yüz bin yıl boyunca savanlarda, ormanlarda hayatta kalmaya çalışırken şekillendi. Karşımızdaki en büyük iki düşman ise belliydi: Açlık ve vahşi hayvanlar.

İşte tam bu yüzden genlerimiz, doğada bal veya olgun meyve gibi tatlı bir şey bulduğunda son damlasına kadar yemeye programlandı. Çünkü o çağda şeker ve yağ demek, yaklaşan kış aylarında açlıktan ölmemek demekti. Vücudumuz tuzu ve kaloriyi hemen yağa dönüştürüp depolamayı hayatta kalmanın altın kuralı saydı.

Peki bugün ne oldu? 

Artık karnımızı doyurmak için mızrakla bir antilobun peşinden kilometrelerce koşmuyoruz. Tek bir tıkla kapımıza gelen rafine şeker, un ve doymuş yağ dolu yemekleri tüketiyoruz. 

Milyon yıldır kıtlık var, sakın harcama, depola diye kodlanmış olan karaciğer hücrelerimiz, market raflarındaki bu sınırsız bolluk karşısında ne yapacağını şaşırdı. 

Sonuç; göbek çevresinde biriken yağlar, insülin direnci, karaciğer yağlanması ve diyabet. Bedenimiz bozulmadı; sadece hiç tanımadığı, aşırı yapay bir bolluğun ortasına düştü.

Sıkıntı sadece yediklerimizle de sınırlı değil. İskelet yapımız bile bu hızlı değişimin faturasını ödüyor.

Dört ayaktan iki ayak üstüne kalktığımızda ellerimiz serbest kaldı ama omurgamıza ve eklemlerimize binen yük katlandı. Atalarımız gün boyu yürür, tırmanır, çömelirdi. Biz ise günde sekiz-on saat hareketsiz sandalyelere çakılıp kalıyoruz. Sonra da "Neden her yerim ağrıyor, neden bu kadar çok bel ve boyun fıtığı var?" diyoruz. 

Çünkü bu omurga oturmak için değil, hareket etmek için tasarlandı. Dahası, dik yürümenin daralttığı leğen kemiği yüzünden insan yavrusu doğada en zor, en sancılı ve en bakıma muhtaç doğan canlı haline geldi. Avcı-toplayıcı geçmişimiz bize sadece avantaj değil, böyle anatomik zaaflar da miras bıraktı.

En büyük darbeyi sinir sistemimiz alıyor

Savanda bir çalı hışırdadığında ya da karşınıza bir yırtıcı çıktığında kalbiniz güm güm atar, tansiyonunuz fırlar, kan kaslarınıza pompalanır. 

Stres hormonu kortizol ve adrenalin sayesinde ya var gücünüzle kaçar ya da dövüşürsünüz. Olay biter ya hayatta kalırsınız ya da ölürsünüz. Yani stres kısa sürelidir ve bedenin bir nevi savunma kalkanıdır.

Bugün bizi kovalayan bir kaplan yok. Ama sabah trafiği, ödenmemiş faturalar, iş yeri stresi ve telefon bildirimleri var. Beynimiz bu tehditleri hâlâ vahşi bir yırtıcı sanıyor. 

Masamızda otururken kalbimiz hızlanıyor, damarlarımız kasılıyor, stres hormonları damarlarımıza boca ediliyor. Ne kaçabiliyoruz ne de dövüşebiliyoruz; oturduğumuz yerde o zehirli kimyasal çorbanın içinde kavruluyoruz. 

Sürekli yorgun hissetmemizin, uykusuzluğun, durup dururken gelen kaygı nöbetlerinin ve damar sertliğinin sebebi işte bu bitmeyen sahte alarm halidir.

Üstüne üstlük, aşırı temiz bir dünyada yaşamaya başladık. Atalarımızın bağışıklık sistemi toprakla, doğadaki mikroplarla ve parazitlerle her gün temas ederek terbiye olurdu. 

Bugün deterjanlarla, dezenfektanlarla mikroptan arındırdığımız evlerde bağışıklık sistemimiz savaşacak gerçek bir düşman bulamıyor. 

Sıkılan ve dengesi şaşan savunma mekanizması bu kez zararsız bir bahar polenine saldırıp alerji yapıyor ya da dönüp kendi dokularına zarar vererek haşimato tiroidi, romatizma veya sedef gibi hastalıklara yol açıyor.

Kuşkusuz hiçbirimiz mağaralara dönüp mızrakla av peşinde koşacak değiliz. Modern tıbbın ve medeniyetin sunduğu nimetler paha biçilmez. Ancak şunu unutmamak gerek: Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, tenimizin altında hâlâ avcı-toplayıcı bir beden atıyor.

Bu bedene biraz hareket vermek, onu işlenmiş yapay gıdalardan ve paketli şekerden korumak, geceleri mavi ekranları kapatıp zifiri karanlıkta uyumak ve kronik strese karşı gerçek insan ilişkileriyle sakinleşmek birer yaşam tarzı tercihi değil. Milyon yıllık biyolojimize olan borcumuzdur.

 

Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL

Yayınlanma: 06.11.2026 15:35
Ana Sayfaya Dön