GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 49,0196 ₺ 🇪🇺EUR: 55,8659 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.839,91 ₺ 🇺🇸USD: 49,0196 ₺ 🇪🇺EUR: 55,8659 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.839,91 ₺ 🇺🇸USD: 49,0196 ₺ 🇪🇺EUR: 55,8659 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.839,91 ₺
30 Eylül 2026 - 01:30

info@turkglobalmedia.com

Köşe Yazıları

Bilimi Bilim Yapan Nedir?

28.09.2026 14:41
TGM Haber Merkezi
195 okunma
Bilimi Bilim Yapan Nedir?

Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Bilim, paradigma, anomali ve yeni sorular üzerine felsefi görüşlerle temellendirdiği yazısında bilimden bilimselliğe geçiş süreçlerinde akademik modellerin etkisini ve çok yönlülüğünü", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…

Bu haberi paylaş:

Sabah laboratuvara girerken çoğu zaman aklımızda büyük sorular yoktur. Bir deney yapılacaktır. Preparatlar hazırlanacak, dokular boyanacak ve mikroskopta incelenecektir. Öğrencilere temel ve özel dokular gösterilecektir. Bazen de ekran karşısında uzun saatler boyunca sadece sayılara bakılır.

Bilim, dışarıdan bakıldığında büyük keşiflerin dünyasıdır. İçeriden bakıldığında ise çoğu zaman sabır, tekrar, hata, deney grupları, istatistik ve yeniden deneme dünyasıdır.

Üniversitede uzun zamandır dersliklerde, laboratuvarlarda ve bilimsel projelerin içinde yer alan bir akademisyen olarak zaman zaman kendime şu soruyu soruyorum:

Bilimi bilim yapan gerçekten nedir?

Bir deneyin yapılmış olması mı? Bir sonucun istatistiksel olarak anlamlı bulunması mı? Bir makalenin yayımlanması mı?

Yoksa bütün bunların arkasında, çoğu zaman farkına varmadan kabul ettiğimiz daha büyük bir düşünme biçimi mi var?

Bu soru bizi doğrudan Thomas Kuhn’a götürüyor.

Kuhn’un 1962’de yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseri, bilimin nasıl ilerlediğine ilişkin alışılmış düşünceyi ciddi biçimde sarstı. Ona göre bilim tarihi, doğruların biriktirilerek üst üste konduğu düzgün bir merdiven değildi. Bilimsel gelişme; uzun “normal bilim” dönemleri ile bunları izleyen krizler ve paradigma değişimlerinden oluşan daha karmaşık bir süreçti.

Bu fikir, akademik hayatın içinden bakıldığında düşündüğümüzden çok daha tanıdık geliyor.

Çünkü bilim insanları da çoğu zaman mevcut çerçeve içinde çalışıyor. Bir yöntem öğreniliyor. Bir makale yazılıyor. Laboratuvar kuruluyor. Araştırma modelleri geliştiriliyor. Yıllar içinde belirli tekniklerde uzmanlaşılıyor. Sonra bu deneyimler öğrencilere aktarılıyor. Böylece bir bilimsel gelenek oluşuyor.

Kuhn’un “normal bilim” dediği dönem budur.

Normal bilim, bilimsel hayatın olağan hâlidir. Araştırmacı her sabah bilimin bütün temellerini yıkıp yeniden kurmaya çalışmaz. Mevcut paradigma içerisinde çözülmemiş problemleri çözmeye çalışır. Kuhn’un yaklaşımında bilim, bu dönemde büyük ölçüde bir “bulmaca çözme” faaliyetidir.

Bir laboratuvar düşünün.

Mikroskopta görülen, yalnızca bir görüntü değildir. O görüntünün arkasında yılların birikimi vardır. Hangi hücrenin ne olduğu, hangi yapının hangi dokuya ait olduğu, hangi boyamanın hangi özelliği ortaya çıkardığı, hangi bulgunun normal, hangisinin patolojik olduğu... Bütün bunlar bir çerçeve içerisinde öğrenilir.

Öğrencilere mikroskopta bir preparat gösterildiğinde aslında yalnızca bir görüntü gösterilmez. O görüntüyü nasıl görmeleri gerektiği de öğretilir.

Kuhn’un düşüncesinin en çarpıcı taraflarından biri burada ortaya çıkıyor:

Bilim insanı yalnızca görmez. Bilim insanı, öğrendiği paradigma aracılığıyla görür.

Bu nedenle bilimsel eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir. Aynı zamanda bir bakış biçimi kazandırmaktır. Fakat aynı paradigma bize hem görme yeteneği kazandırır hem de bazı şeyleri görmemizi zorlaştırabilir.

Bir teori dünyayı anlamamızı sağlar. Ama aynı zamanda dünyanın hangi yönlerine bakacağımızı da belirler.

İşte bilimsel ilerleme açısından kritik nokta budur.

Bir süre sonra deneyler, gözlemler veya yeni veriler mevcut açıklamaya tam olarak uymamaya başlayabilir. İlk tepki genellikle paradigmayı terk etmek değildir. Ölçüm tekrar edilir. Deney yeniden yapılır. Cihaz kontrol edilir. Örnek sayısı artırılır. İstatistik yeniden değerlendirilir. Metodoloji gözden geçirilir.

Çünkü bilim insanı, tek bir uyumsuz sonuçla yılların birikimini çöpe atmaz.

Bu, aslında bilimsel çalışmanın önemli bir erdemidir.

Fakat bazen...

Aynı uyumsuzluk tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Başka laboratuvarlarda da görülür. Başka yöntemlerle de ortaya çıkar. Başka araştırmacılar da aynı sorunu fark eder.

Ve o zaman bilimsel açıdan çok değerli bir şey gerçekleşir:

Anomali görünür hâle gelir.

Kuhn’a göre anomaliler bilimsel yaşamın kaçınılmaz parçalarıdır. Mevcut paradigmanın açıklamakta zorlandığı sonuçlar önce olağan bilim içerisinde çözülmeye çalışılır. Ancak bazı anomaliler kalıcı hâle geldiğinde bilimsel toplulukta güven kaybı ve kriz ortaya çıkabilir.

Bilimin gerçek sınavı burada başlar.

Çünkü insanın kendi düşüncesinden vazgeçmesi, yeni bir düşünce üretmesinden çoğu zaman daha zordur.

Bir akademisyen yıllarını belirli bir alana verir. Bir araştırma ekibi bir yöntem geliştirir. Bir laboratuvar belirli bir model üzerine uzmanlaşır. Öğrenciler yetişir. Makaleler yayımlanır. Ve bütün bunların üzerine bir araştırma kültürü inşa edilir.

Sonra bir gün bir sonuç çıkar ve şunu söyler:

“Belki de soruna yanlış yerden bakıyoruz.”

İşte paradigma değişiminin insani tarafı budur.

Kuhn’un bilimsel devrim anlayışı, yalnızca yeni bir teorinin eskisinin yerine geçmesi değildir. Aynı zamanda problemlerin görülme, tanımlanma ve çözülme biçiminin değişmesidir.

Bilim tarihinde bunun güçlü örneklerini görüyoruz.

Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu düşüncesinden Güneş merkezli sisteme geçiş... Klasik mekanikten görelilik kuramına geçiş... Modern moleküler biyolojinin ortaya çıkışı...

Bunların her biri yalnızca yeni bilgilerin mevcut bilgi birikimine eklenmesinden ibaret değildir. Dünyayı anlamlandırma biçimimizi de değiştirmiştir.

Bu nedenle bilim tarihi biraz da insanlığın kendi bakış açısını değiştirme tarihidir.

Burada Karl Popper ile Thomas Kuhn arasındaki fark da önem kazanıyor.

Popper, bilimsel teorilerin yanlışlanabilir olması gerektiğini vurgular. Bilim insanı yalnızca teorisini destekleyecek kanıtların peşinde koşmamalı, onu yanlışlayabilecek koşulları da araştırmalıdır.

Kuhn ise bilim tarihinin gerçek pratiğine bakar ve bilim insanlarının her anomalide teorilerini terk etmediğini gösterir. Bilim, sürekli bir “teori yıkma” faaliyeti değildir. Tam tersine, normal bilim dönemlerinde mevcut paradigma üzerinde çalışmak ve onun içindeki problemleri çözmek, bilimsel üretimin devam edebilmesi için gereklidir.

Burada önemli bir gerilim ortaya çıkar:

Bilim, mevcut bilgiye yeterince güvenmeli; ama gerektiğinde onu değiştirebilecek kadar da eleştirel olmalıdır.

Bir üniversitenin koridorlarında yürürken bunu daha iyi anlarsınız.

Bir tarafta yıllardır kullanılan ders kitapları vardır. Diğer tarafta henüz yayımlanmış bir makale.

Bir tarafta öğrencinin sınavda öğrenmesi gereken bilgi vardır. Diğer tarafta o bilginin sınırlarını sorgulayan yeni bir araştırma.

Bir tarafta “Bunu böyle biliyoruz.” cümlesi vardır.

Diğer tarafta ise:

“Peki, gerçekten böyle değilse?” sorusu.

Üniversite tam olarak bu iki cümlenin arasında yaşar.

Üniversitenin en önemli akademik sorunlarından biri, bana göre, yalnızca daha fazla yayın üretmek değildir. Daha önemli mesele, yeni sorular sorabilen bilim insanları yetiştirmektir.

Çünkü bilgi hızla çoğalmaktadır.

Bir öğrencinin bugün öğrendiği bilgi, yarın yeni bir araştırmayla değişebilir. Fakat soru sorma becerisi çok daha kalıcıdır.

İyi bir akademisyen öğrencisine yalnızca “doğru cevap” vermez. O cevabın hangi kanıtlarla üretildiğini gösterir. Hangi yöntemle elde edildiğini anlatır. Nerede sınırlı olduğunu söyler.

Ve belki en önemlisi şunu sorar:

“Bunun başka türlü olabileceğini düşündüren bir şey var mı?”

Bilimsel kültür ancak böyle gelişir.

Bilim insanının görevi mevcut paradigmayı ezberlemek değildir. Onu önce yeterince iyi öğrenmek, sonra sınırlarını görebilmektir.

Paradigma olmadan bilim yapamayız. Ama paradigmayı dokunulmaz hâle getirirsek bilim yapmayı bırakırız.

Bu nedenle üniversitenin en değerli mekânı yalnızca laboratuvar değildir.

Dersliktir.

Seminer salonudur.

Koridorda yapılan tartışmadır.

Bir öğrencinin hocasına itiraz ettiği andır.

Bir araştırmacının kendi sonucundan kuşku duyduğu andır.

Bir deneyin beklenmedik çıkmasıdır.

Ve bazen...

Bir mikroskop görüntüsüne bakıp:

“Burada bir tuhaflık var.”

diyebilmektir.

Bilim çoğu zaman büyük keşiflerle değil, böyle küçük rahatsızlıklarla başlar.

Çünkü bilimsel devrimlerin tohumu bazen büyük teorilerde değil, açıklanamayan küçük bir ayrıntıda saklıdır.

Bugün üniversitelerden yalnızca daha fazla makale, daha fazla proje, daha fazla patent beklemek kolaydır. Fakat gerçek bir bilim kültürü bundan daha fazlasını gerektirir.

Bilim insanına soru sorabileceği alanı açmak gerekir.

Öğrenciye itiraz edebilme cesareti vermek gerekir.

Başarısız deneyin de bilimsel değer taşıyabileceğini öğretmek gerekir.

Ve en önemlisi, akademik başarıyı yalnızca üretilen sonuçlarla değil, sorulan soruların niteliğiyle de değerlendirmek gerekir.

Çünkü yarının bilimsel devrimi, bugünün laboratuvarında henüz “önemsiz bir anomali” olarak duran bir sonuç olabilir.

Belki de bu yüzden bir akademisyenin en tehlikeli cümlesi:

“Bunu yıllardır böyle yapıyoruz.”

En değerli cümlesi ise:

“Peki, bunu başka türlü yapmayı denesek ne olur?”

Thomas Kuhn bize bilimin yalnızca cevaplardan oluşmadığını hatırlatıyor.

Bilim, soruların da tarihidir. Paradigmaların da tarihi vardır. Hataların, krizlerin, vazgeçişlerin ve yeniden başlamaların da...

Üniversite denilen kurumun gerçek görevi burada başlar:

Bilinenleri yalnızca aktarmak değil; bilinmeyeni sorabilecek insanları yetiştirmek.

Çünkü bilim, bildiğimiz şeylerin toplamı değildir.

Bilim, bilmediklerimizin üzerine cesaretle gidebilme biçimidir.

Laboratuvarlarda, dersliklerde ve genç araştırmacıların önündeki o uzun masalarda yapılacak en değerli iş de belki budur:

Yeni cevaplar bulmadan önce, yeni sorular sormayı öğrenmek.

 

Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL

Yayınlanma: 28.09.2026 14:41
Ana Sayfaya Dön