Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU, "Dünya Kupasında karakterin sporun çokkültürlü kimlik tasarımında ve marka değeri üzerinde nasıl bir bütünleştirici role sahip olabildiğini” TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Dünya Kupası'nın bitiş düdüğü çaldığında geriye yalnızca skor tabelası kalmayacak.
Bazı takımlar elbet finalde kupayı kaldırır, bazı takımlar ise insanların hafızasında yer edinerek görünmeyen kupanın sahibi olur, hem de final düdüğünü beklemeden.
Aradan yıllar geçse de hatırlanan yalnızca şampiyonlar değildir; oyuna kattıkları değerle turnuvanın ruhunu değiştirenler de unutulmaz.
İşte bu nedenle Dünya Kupası'nı yalnızca kazanan takım üzerinden okumak, futbolun bize anlattığı en büyük hikâyeyi eksik okumaktır.
Hayatımın gençlik döneminin önemli bir bölümü futbol sahalarında geçti. Gençlik yıllarımda oyuncu olarak da ama en uzun süre kaleci olarak yıllarca forma giydim. O yıllarda öğrendiğim en önemli şeylerden biri, futbolun yalnızca ayaklarla değil, zihinle de oynandığıydı.
Kaleci, sahanın en gerisinde durur ama oyunu en geniş açıdan gören oyuncudur. Hücum daha başlamadan tehlikeyi sezmek, takım arkadaşlarını yönlendirmek, baskı altında doğru kararı verebilmek… Belki de bugün akademik hayatta olaylara farklı açılardan bakabilme alışkanlığımın temelinde, o yıllarda kale çizgisinde edindiğim refleksler vardır.
Bu nedenle Dünya Kupası'nı hiçbir zaman sadece bir spor organizasyonu olarak izlemedim. Benim için her turnuva; iletişimin, kültürün, kolektif hafızanın ve insan karakterinin de sahaya çıktığı büyük bir laboratuvardır.
Bu yıl turnuvanın bana en çok düşündüren hikâyesi ise kupayı kaldıranlardan değil, Cape Verde'den geldi.
Atlas Okyanusu'nda küçük bir ada ülkesi. Futbol ekonomisinin devleriyle kıyaslandığında son derece mütevazı imkânlara sahip bir milli takım.
Kadro değeri, birçok dünya yıldızının piyasa değerinin bile gerisinde. Buna rağmen dünyanın en güçlü futbol ülkelerinden biri olan Arjantin'i son ana kadar zorlayan, korkmadan oynayan ve turnuvanın en çok konuşulan ekiplerinden biri olmayı başaran bir takım.
Onları değerli kılan şey skor değildi. Karakterdi. Ve tutkunun paranın önüne geçebildiğinin canlı kanıtıydılar.
Turnuva boyunca kırk yaşındaki kalecileri Vozinha'nın hikâyesi milyonlarca insanın dikkatini çekti. Kariyerinin belki de en büyük sahnesine hayatının bu döneminde çıktı.
Baskı altında dimdik durdu, kurtarışlar yaptı, takımının önünde bir kale değil bir duvar oldu. Ama insanların yüreğine dokunan şey yalnızca sahadaki performansı değildi.
Annesinin ilk maçta vize engeli nedeniyle tribünde olamayışı, ardından bu hikâyenin uluslararası kamuoyunda yankı bulması ve dünyanın dört bir yanından insanların bu ayrıntı etrafında kenetlenmesi, futbolun yalnızca doksan dakikadan ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Günler içinde insanlar Cape Verde'yi, Vozinha'yı, o anneyi konuşmaya başladı.
Çünkü insanlar çoğu zaman skorlardan önce hikâyeleri hatırlar.
Hiçbir reklam stratejisi bu hikâyeyi bir ajans masasında yazamazdı. Çünkü o hikâye hayatın içinden geliyordu; kurgusal değil, gerçekti. İletişim biliminde anlatılar (hikayeler), verilerden daha uzun ömürlüdür.
İnsan zihni istatistiklerden çok karakteri, mücadeleyi ve umudu hafızasında taşır. Cape Verde tam da bu nedenle turnuvanın unutulmayacak ekiplerinden biri hâline geldi. Tutku, para satın alamadığı bir görünürlük üretmişti.
Aslında bu, Dünya Kupası tarihinde ilk kez yaşanmıyor.
Yıllardır Japonya Milli Takımı'nın maçlardan sonra soyunma odasını tertemiz bırakması, tribünlerde kendi çöplerini toplaması ve ev sahibi ülkeye teşekkür notları bırakması dünya basınında defalarca haber oldu.
Japon futbolcuların bu davranışı hiçbir kupa kazandırmadı; ancak dünya spor kültürüne saygının nasıl gösterileceğine dair unutulmaz bir örnek bıraktı.
Benzer şekilde Irak Milli Takımı'nın da uluslararası turnuvalarda soyunma odasını düzenli ve temiz bırakarak ayrılması, spor ahlakının yalnızca saha içindeki performansla sınırlı olmadığını gösteren güzel örneklerden biri olarak hafızalara kazındı.
Bu takımların ortak bir özelliği var. Hiçbiri Dünya Kupası'nı kazanmadı. Ama hepsi futbolu kazandı.
Belki de burada durup "başarı" kavramını yeniden düşünmek gerekiyor.
Modern spor dünyasında başarı çoğu zaman kupalarla, madalyalarla ve piyasa değerleriyle ölçülüyor. Oysa sporun görünmeyen tarafında bambaşka ölçütler var. Mücadele etmek, pes etmemek, rakibe saygı göstermek, oyuna değer katmak ve milyonlarca insana ilham olabilmek… Bunlar da başarıdır. Üstelik çoğu zaman çok daha kalıcı başarılar.
Tam da bu noktada iletişim disiplinine önemli bir görev düşüyor. Bugün büyük turnuvalar başlamadan aylar önce reklam filmleri hazırlanıyor, sosyal medya kampanyaları tasarlanıyor, kahramanlık hikâyeleri yazılıyor.
Oyuncular henüz sahaya çıkmadan üzerlerine büyük beklentiler yükleniyor. Bazen iletişim stratejileri oyunun önüne geçebiliyor. Oysa iletişimin temel görevi kahraman üretmek değildir.
İletişimin görevi, gerçek kahramanların hikâyesini görünür kılmaktır. Zira kahramanlar yeşil sahada, mücadele ederken doğar.
2002 Dünya Kupası'nı bugün hâlâ konuşmamızın nedeni de budur. O kadroyu ölümsüz yapan şey hazırlanan kampanyalar değildi. Reklamlar, marşlar ve görsel çalışmalar o başarıyı büyüttü; ama hikâyeyi yazan futbolcuların sahadaki inancı, karakteri ve takım ruhuydu.
O yaz önce sahada yazıldı, sonra iletişimle ölümsüzleşti. Son yıllarda Filenin Sultanları'nın oluşturduğu ortak sevinç de aynı gerçeği yeniden hatırlattı. İnsanlar yalnızca kazanılan kupalara değil; mücadeleye, birlik duygusuna ve temsil edilen değerlere bağlandı.
Demek ki sporun gerçek etkisi, kupadan çok daha büyük bir yerde başlıyor. Bir ülkenin çocuklarına umut verdiği yerde. Gençlere çalışmanın değerini anlattığı yerde. İnsanlara birlikte sevinmenin hâlâ mümkün olduğunu hatırlattığı yerde.
Eski bir kaleci olarak şunu çok iyi biliyorum: futbolda en zor kurtarış bazen ceza sahasına giren top değildir. En zor olan, umudunu kaybetmeden mücadele etmeye devam edebilmektir.
Çünkü karakter, maçın son dakikasında değil; baskının en yoğun olduğu anda ortaya çıkar. Vozinha bunu bu turnuvada bütün dünyaya gösterdi.
İşte tam da bu yüzden bana göre Dünya Kupası'nın sonunda yalnızca bir ülke şampiyon olmuyor. Kupayı FIFA yalnızca bir takıma veriyor olabilir. Ama futbol, her turnuvada birden fazla şampiyon seçiyor. Biri kupayı kaldırıyor. Bir diğeri mücadelesiyle ilham veriyor, karakteriyle saygı kazanıyor, insanlara umut veriyor.
Ve yıllar sonra insanlar yalnızca kupayı kaldıranları değil, kendilerine bir şey hissettirenleri de hatırlıyor.
Cape Verde bu turnuvada kupayı kaldırmadı. Ama paranın yetemediği yere ulaştı: insanların yüreğine.
İşte bu yüzden onlar, bana göre (ve kanımca dünyadaki birçok insana göre), turnuvanın görünmeyen şampiyonlarıdır. Başarının anahtarını dünya tarihinde bu kez de insanlığa onlar gösterdi.
Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU