Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU, “Türkiye'nin Dünya Kupası macerasının ekranlara yansımayan sosyo-psikolojik gerçekliğini ve iletişimsel eylem açısından analizini ” TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Sabahın beşinde kalkıp, uykularının en tatlı saatinden vazgeçip televizyonun karşısına geçen insanlar sadece bir futbol maçı izlemiyordu.
Bir umut izliyordu.
Belki hayat pahalılığının, belki bitmeyen gündemlerin, belki de yorucu bir hayatın ortasında birkaç saatliğine sevinebilmenin ihtimalini izliyordu. Çünkü sporun, özellikle de milli takım formasının taşıdığı anlam hiçbir zaman yalnızca spor olmadı. O forma bazen ortak hafızadır, bazen ortak heyecan, bazen de birbirinden uzak düşmüş insanların aynı anda aynı duyguya tutunabilmesidir.
Ne yazık ki bu turnuvada beklediğimiz olmadı.
Kimse takımın mücadele etmediğini söyleyemez. Kimse sahada yürüyen oyunculardan bahsedemez. Koşuldu, mücadele edildi tabiki de, direkten bir çok top geri döndü ya da karşı takım kalecisinin ellerine takıldık, pozisyonlar arandı… Ancak futbolun acımasız bir gerçeği vardır: Sonuç.
İki maç sonunda gol dahi atamadan turnuvaya veda ettik. Tam 180 dakika boyunca ağları bulamadık.
Dünya haritasında yerini zor göstereceğimiz ülkeler, dev futbol ülkelerine karşı en azından bir gol sevinci yaşayabilirken; yüzyılların devlet geleneğini, köklü bir futbol kültürünü ve milyonlarca insanın beklentisini temsil eden Türkiye'nin turnuvayı golsüz tamamlaması, ister istemez derin bir hayal kırıklığı yarattı.
Asıl soru ise bundan sonra başlıyor.
Neden?
Bu kadar yatırımın, bu kadar ilginin, bu kadar medya görünürlüğünün olduğu bir alanda neden beklenti ile sonuç arasındaki mesafe bu denli açılıyor?
Belki de cevabın bir kısmı tam burada saklı.
Yıllardır futbolcularımızı başarılarından önce kahramanlaştırıyoruz. Turnuvalar başlamadan marşlar yazılıyor, özel klipler hazırlanıyor, reklam kampanyaları yapılıyor; oyuncular daha sahaya çıkmadan tarih yazacak insanlar olarak sunuluyor. Oysa sporun doğasında önce mücadele, sonra başarı vardır.
Belki de biz bu sıralamayı tersine çeviriyoruz.
İletişim alanında çalışan bir akademisyen olarak yıllardır gözlemlediğim bir şey var: Sürekli büyütülen beklenti, bir süre sonra motivasyon üretmek yerine baskı üretmeye başlar. İnsan bazen sırtına yüklenen alkışların altında ezilebilir. Sürekli başarı hikâyesi yazması beklenen sporcu, hata yapmaktan korkmaya başlar. Korku ise yaratıcılığın, cesaretin ve özgüvenin en büyük düşmanıdır.
Diğer tarafta başka örnekler de var.
Geçtiğimiz yıllarda Türk voleybolu dünyanın zirvesine çıktı. Kadın Milli Takımımız sessizce gitti, mücadele etti ve kupayla döndü. Ne günlerce süren reklam kampanyaları vardı ne de abartılı söylemler. Ama sahada büyük bir disiplin, büyük bir karakter ve büyük bir inanç vardı.
Aslında bu ülkenin spor tarihine baktığımızda gurur duyduğumuz hikâyelerin yalnızca futboldan ibaret olmadığını görürüz. Bir zamanlar dünyanın en güçlü sporcularını minderde dize getiren güreşçilerimiz vardı. Yaşar Doğu'nun adı yalnızca Türk spor tarihine değil, dünya güreş tarihine de altın harflerle yazıldı.
Halterde Naim Süleymanoğlu vardı; o yalnızca ağırlık kaldırmadı, milyonlarca insanın özgüvenini de kaldırdı. İmkânsız görünen başarıları mümkün kılarak bir milletin göğsünü kabarttı. Hamza Yerlikaya vardı; dünya şampiyonlukları ve olimpiyat zaferleriyle Türk sporunun hafızasına silinmeyecek izler bıraktı. Daha yakın zamanda Mete Gazoz okuyla kalbimizi 12’den vurdu!
Bu sporcuların kazandığı madalyalar yalnızca spor istatistiklerinden ibaret değildi. Olimpiyat kürsüsünde yüce Türk bayrağımız göndere çekildiğinde ve İstiklal Marşı dünyanın dört bir yanında yankılandığında sporcularımız podyumda, milyonlarca insan ekranların karşısında gözyaşlarını tutamıyordu.
Gözyaşlarımız adeta kucaklaşıyordu. Çünkü o anlarda kazanılan şey yalnızca bir altın madalya değil, bir milletin ortak guruydu. O birkaç dakikalık tören, bazen yıllarca unutulmayacak bir hatıraya dönüşüyordu.
Dikkat edilirse bu büyük sporcuların hikâyeleri devasa reklam kampanyalarıyla başlamadı. Önce başarı geldi, sonra hikâye yazıldı. Önce kürsüye çıkıldı, sonra marşlar söylendi.
Önce sonuç üretildi, sonra toplum onları kahraman ilan etti. Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey budur.
Bu karşılaştırma futbolcuları küçümsemek için yapılmıyor.
Tam tersine bize şu soruyu sordurmalı: Acaba biz başarıyı üretmek yerine başarı hikâyesi anlatmayı mı seviyoruz?
Çünkü hikâye sahada yazılır.
Mikrofonda değil.
Reklam filminde değil.
Sosyal medya paylaşımında değil.
Sahada.
Yine de bütün bu eleştirilerin ötesinde başka bir gerçek var.
Bu ülkenin insanı milli formayı seviyor. Hem de çok seviyor.
Ben çocukluğumdan beri hangi branş olursa olsun ay yıldızlı formayı gördüğümde aynı heyecanı hissettim. Güreşte rakibini tuş eden bir Türk sporcuyu izlerken de, halterde Naim'in kaldırdığı ağırlıklarla dünyaya meydan okurken de, Hamza Yerlikaya'nın minderdeki zaferlerinde de, voleybolda Filenin Sultanları'nın mücadelesinde de, futbolda milli takım sahaya çıktığında da hissettiğim duygu hep aynıydı.
Çünkü insanlar aslında bir spor dalını değil, ülkelerini destekliyorlar.
- Bir akademisyen olarak istatistiklere bakabilirim.
- Bir iletişimci olarak medya dilini eleştirebilirim.
- Bir sanat insanı olarak sembollerin gücünü analiz edebilirim.
Ama bütün bunların ötesinde, sahaya çıkan ay yıldızı gördüğümde ben de milyonlarca vatandaş gibi sadece sevinmek istiyorum.
Bir gol olduğunda yerimden fırlamak,
Bir madalya geldiğinde gururlanmak,
Türk bayrağının göndere çekilişini izlemek,
İstiklal Marşı'nın dünyanın en büyük salonlarında ve stadyumlarında yankılandığını duymak,
Ve bazen bütün bunlar olurken gözlerimin dolmasına engel olamamak istiyorum.
Belki bu turnuva bize bunu yaşatamadı.
Belki yine olmadı.
Ama Türk spor tarihinin bize öğrettiği önemli bir şey var: Bu milletin umudu yalnızca bir branşa emanet edilemeyecek kadar güçlüdür. Çünkü bu topraklar, gerektiğinde dünyanın en iyileriyle yarışabilecek sporcular yetiştirebildiğini defalarca göstermiştir.
Bugün üzgünüz.
Çünkü sabahın erken saatlerinde ekran başına geçen insanlar yalnızca bir maç kaybetmedi; birlikte sevinme ihtimalini de bir süreliğine ertelemek zorunda kaldı.
Ama yarın yine umut edeceğiz.
Ve ay yıldız sahaya çıktığında, hangi branş olursa olsun, yine ekran başında olacağız.
Çünkü bazen bir milleti ayakta tutan şey yalnızca kazandıkları değil, yeniden inanabilme gücüdür.
Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU