Beni Anlıyor musun, Yoksa Öyle mi Tasarlandın?
Yapay Zeka Eğitmeni ve Kreatif Direktör Sinem PARSADAN, ilk köşe yazısında “Yapay Zeka araçlarının dijital dünyada kullanıcılar ile kurdukları sanal bağın, duygu ve empati bağlamında etkileşim düzeyini" TGM için analiz etti. Keyifli okumalar…
Bir süredir yapay zekâyla konuşma biçimimizin değiştiğini düşünüyorum. Başlarda ona bir şeyler yaptırıyorduk; “Şunu özetle”, “Bunu analiz et”, “Bana bir görsel üret” diyorduk.
Şimdiyse anlatıyoruz. “Kendimi kötü hissediyorum”, “Sence ona haksızlık mı ettim?”, “Beni neden anlamıyor?” gibi sorular soruyoruz. Ve bazen karşımıza, bir insandan bile duymayı ummadığımız kadar özenli bir cümle çıkıyor: “Bunun seni neden incittiğini anlayabiliyorum.”
Peki gerçekten anlayabiliyor mu? Bence bugünün en ilginç sorusu artık makinelerin ne kadar zeki olduğu değil; bize ne kadar insanmış gibi hissettirebildikleri.
Yapay zekâ üzülmez, kaybetmez, özlemez.
Birini bekleyerek sabaha kadar uyanık kalmaz, bir hastane koridorunda iyi haber beklememiştir. Ama bütün bunların nasıl anlatıldığını çok iyi bilir. Acının, sevginin, yalnızlığın ve kaybın dilini insanlığın ürettiği devasa metin evreninden öğrenmiştir.
Yani duyguyu yaşamaz; duygunun dilini modeller. Bizim empati olarak algıladığımız şey de büyük ölçüde bu modellemenin başarısıdır. Burada ince ama önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum: Anlaşılmış hissetmek, anlaşılmak değildir.
Yine de insan zihni bu ayrımı her zaman kolayca yapmıyor. Karşımızdaki sistem bize doğru zamanda doğru cümleyi söylediğinde ona niyet, duygu, hatta karakter atfetmeye başlıyoruz.
Yıllarca dijital dünyada kullanıcı deneyimini tasarladık. Nereye tıklıyoruz, ne kadar kalıyoruz, hangi renk dikkatimizi çekiyor, hangi bildirim bizi yeniden uygulamaya getiriyor?
Şimdi bundan daha ileri bir aşamadayız. Artık yalnızca davranışlarımız değil, duygusal deneyimimiz de tasarımın konusu. Yapay zekânın ne kadar sıcak konuşacağı, ne zaman özür dileyeceği, ne kadar mizah kullanacağı, bizi ne kadar hatırlayacağı, hangi ses tonuyla cevap vereceği tasarlanabiliyor.
Bir ismi, sesi, hatta bir “karakteri” var. Bizi dinliyor gibi davranıyor. Belki de önümüzdeki yılların en önemli kelimelerinden biri tam olarak bu olacak: “gibi”.
Tam bu noktada Byung-Chul Han’ın Psikopolitika’da tarif ettiği yeni iktidar biçimini düşünmeden edemiyorum. Han, günümüzün iktidarının eskisi gibi yalnızca yasaklayan, susturan ve “hayır” diyen bir yapı olmadığını; aksine bizi konuşmaya, paylaşmaya, ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı görünür kılmaya teşvik eden daha dostane bir forma dönüştüğünü anlatır.
Bu düşünceyi bugün yapay zekâyla kurduğumuz ilişkiye uyarladığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Karşımızda bizi susturan bir makine yok; tam tersine, “Biraz daha anlat” diyen bir makine var.
Kaygılarımızı, ilişkilerimizi, korkularımızı, hayallerimizi, yalnızlığımızı kendi isteğimizle anlatıyoruz. Çünkü yargılanmadığımızı düşünüyoruz. Çünkü bizi dinliyor. Çünkü bizi anlıyor gibi.
Han’ın sosyal medya ve dijital kültür üzerinden tarif ettiği bu “dostane güç”, üretken yapay zekâyla daha kişisel, hatta mahrem bir evreye geçiyor olabilir. Artık yalnızca neyi beğendiğimizi, ne izlediğimizi ya da ne satın aldığımızı değil; neyden korktuğumuzu, kimi özlediğimizi, neye kırıldığımızı da anlatıyoruz.
Bu yüzden duygusal yapay zekâ meselesini yalnızca “Makineler empati kurabilir mi?” sorusuyla tartışmak bana eksik geliyor. Belki bir soru daha sormamız gerekiyor: Biz neden bir makine tarafından anlaşılmaya bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?
İnsan ilişkileri kusurludur.
Bizi yanlış anlarlar, sabırsızlanırlar, kendi dertleri araya girer. Bazen bizim duymak istediğimizi değil, duymamız gereken şeyi söylerler. Kırılırız, tartışırız, susarız. Ama belki ilişkiyi ilişki yapan şey biraz da bu kusurdur.
Yapay zekâ ise merkezinde sürekli “ben”in olduğu tuhaf biçimde kusursuz bir ilişki sunuyor. Ben konuşuyorum, benim problemim konuşuluyor, benim duyguma göre tonu değişiyor.
Ben istediğim zaman geliyor, istediğim zaman gidiyor. Yorulmuyor, sıkılmıyor, kendi derdi yok. Kulağa ideal geliyor. Tam da bu yüzden biraz ürkütücü. Çünkü sürekli bize uyum sağlayan sistemlerle vakit geçirdikçe gerçek insanların kusurlarına karşı toleransımızın nasıl değişeceğini henüz bilmiyoruz.
Belki geleceğin problemi yapay zekânın insanlaşması değil, insanın gerçek insan ilişkilerinden beklentisinin makineleşmesi olacak.
Bir de işin daha görünmez bir tarafı var. Bizi anlayan, destekleyen, sıcak konuşan sistemleri doğal olarak seviyoruz. Ancak empati ile onaylanmak aynı şey değil.
Gerçek empati her zaman “Haklısın” demez; bazen “Burada yanılıyor olabilirsin” diyebilmektir. Bu nedenle duygusal yapay zekâ konusunda yalnızca “Ne kadar empatik?” sorusunu sormak yeterli değil.
Bu empati kimin yararına tasarlanıyor? Bizim iyiliğimiz için mi, sistemle daha fazla vakit geçirmemiz için mi, ona biraz daha bağlanmamız ya da kendimiz hakkında daha fazla şey anlatmamız için mi?
Psikopolitika tartışmasının bugün bana yeniden hatırlattığı şey de bu: En etkili teknoloji belki de bizi zorlayan değil, bizim isteyerek yaklaştığımız ve kendimizi gönüllü olarak açtığımız teknolojidir.
Bütün bunlar yapay zekâyı değersizleştirmiyor. Tam tersine, doğru kullanıldığında düşüncelerimizi düzenleyen, başka perspektifler gösteren, yaratıcılığımızı genişleten ve bazen konuşmaya ihtiyaç duyduğumuz bir anda bize alan açan çok güçlü bir araçtan söz ediyoruz.
Benim mesafeli olduğum yer teknoloji değil; ona yüklediğimiz anlam. Araç ile ilişki arasındaki sınırı kaybetmemek gerekiyor.
Bir yapay zekâ “Seni anlıyorum” dediğinde belki zihnimizde küçük bir dipnot açmalıyız: “Beni anlamıyor ama anlaşılma ihtiyacımın dilini çok iyi biliyor.” Bu onu daha az değerli yapmaz ama sahip olmadığı bir bilinç ve duygu atfetmemizi de gerektirmez.
Mesele makinelerin ne kadar insanlaşacağı değil; bizim insan olmaya dair hangi özellikleri korumayı seçeceğimiz. Yapay zekâ bizden hızlı düşünebilir, daha fazla veri işleyebilir, yazabilir, çizebilir, sesimizi taklit edebilir. Şimdi duygularımızın dilini de öğreniyor.
Belki geleceğin en önemli dijital okuryazarlık becerilerinden biri, teknolojinin çok başarılı biçimde taklit ettiği şeylerle gerçekten insana ait olanlar arasındaki farkı görebilmek olacak.
Çünkü yapay zekâ bize binlerce doğru cümle kurabilir ama bazen sevdiğimiz bir insanın hiçbir şey söylemeden yanımızda oturması, o cümlelerin hepsinden daha fazlasıdır. Henüz hiçbir algoritma o sessizliğin ağırlığını bilmiyor.
Sinem PARSADAN