Bilimin Sınırında Cesaret
Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Bilim ve bilimsel çalışmalarda bilginin düzeyini ve bir bilim insanı ne zaman “bilmiyorum” demelidir? sorusuna dair yanıtlarını", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Bir laboratuvardasınız ver deney yapıyorsunuz. Mikroskopta beklenen görüntü yok. Sonuçlar hipotezinizi desteklemiyor. Deneyi tekrarlıyorsunuz; ancak tablo hâlâ net değil.
Bir öğrenci size dönüp soruyor:
“Hocam, bunun nedeni nedir?”
Bilim insanının verebileceği en zor ve en dürüst cevaplardan biri, belki de o anda ortaya çıkıyor:
“Bilmiyorum.”
Modern dünyada bilgi, adeta tükenmez bir hammadde gibi tüketiliyor. Her gün yeni bir teknolojik gelişme, yeni bir yapay zekâ modeli ya da evrenin sırlarını çözdüğü iddia edilen yeni bir keşif haberiyle karşılaşıyoruz.
Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Fakat bilginin sınırlarını kabul etmek giderek zorlaşıyor.
Oysa bilimin en önemli erdemlerinden biri, her soruya hemen cevap verebilmek değil; hangi soruların henüz cevaplanamadığını dürüstçe söyleyebilmektir.
“Bilmiyorum” demek, bilim insanının yetersizliğinin değil, bilginin sınırlarının farkında olduğunun göstergesidir.
Bilginin başladığı yer
Bilimsel yöntemin temelinde merak kadar kuşku da vardır.
Bir araştırmanın sonucu açık değilse, veriler hipotezi desteklemiyorsa ya da farklı çalışmalar birbirleriyle çelişiyorsa bilim insanının görevi boşluğu varsayımlarla doldurmak değildir. Yapılması gereken, belirsizliği olduğu gibi ortaya koymaktır.
Çünkü bilimde veri ile yorum aynı şey değildir.
Bir deney bize belirli bir sonucu gösterebilir; ancak o sonucun nedenini açıklamayabilir. Bir ilişki gözlenebilir; fakat bunun nedensellik olduğunu söylemek için daha fazla kanıt gereklidir.
Bir hipotezin ilgi çekici olması da onu doğru yapmaz.
Bilimsel dürüstlük tam da burada başlar.
“Bilmiyorum” demek, “araştırmaya devam edeceğim” demenin başka bir biçimidir.
Bilimin gücü, her soruya cevap vermesinde değil; bir cevabın hangi koşullarda güvenilir olduğunu gösterebilmesindedir.
Sokrates'ten laboratuvara
Bilmediğini kabul etmenin entelektüel değeri yeni bir düşünce değil.
Platon'un Sokrates'in Savunması adlı eserinde aktardığı anlatıda, Delfi'deki kehanet Sokrates'in bilgelik meselesini sorgulamasına yol açar. Sokrates'in vardığı düşünce, başkalarının bilmedikleri halde bildiklerini sanmaları; kendisinin ise bilmediğinin farkında olmasıdır.
Yüzyıllar boyunca bu düşünce, “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” biçiminde özetlenmiştir.
Ancak bu ifadeyi Sokrates'in birebir söylediği bir cümle olarak görmek yerine, onun düşüncesinin sonraki dönemlerde yapılmış bir özeti olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Buradaki asıl mesele ise cümlenin kime ait olduğundan daha önemlidir:
Bilmediğini bilmek, bilginin önündeki engel değil; bilginin başlangıç noktasıdır.
Bilim insanı da araştırmaya çoğu zaman bir cevapla değil, bir soruyla başlar.
Bilimin sınırını bilmek
Modern bilim, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar uzmanlaşmış durumda.
Bir hücre biyoloğunun hücre biyolojisinde derin bir uzmanlığa sahip olması, onu aynı zamanda astrofizik, ekonomi, tarih veya nöroloji alanlarında otorite yapmaz.
Bilim ilerledikçe uzmanlık alanları daralıyor, bilginin derinliği ise artıyor.
Bu nedenle çağımızın bilim insanı yalnızca ne bildiğini değil, ne hakkında konuşmaya yetkin olmadığını da bilmek zorunda.
Bu, susmak değil; epistemik sınırını bilmektir.
Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik anlayışı da bilimsel bir iddianın sınanabilir olması gerektiğini hatırlatır. Bilimsel bilgi eleştiriden ve sınamadan muaf değildir.
Bir teorinin bilimsel niteliği, hiçbir zaman sorgulanmamasıyla değil, ilkesel olarak sınanabilir ve yanlışlanabilir olmasıyla ilişkilidir.
Dolayısıyla bilim insanının “Yanılıyor olabilirim” diyebilmesi, bilimsel düşüncenin zayıflığı değil, temel özelliklerinden biridir.
Wittgenstein'ın ortaya koyduğu düşünce de bu bağlamda anlamlıdır: Söylenebilecek olan ile hakkında konuşulması mümkün olmayan arasındaki sınırın farkında olmak.
Bilginin sınırını bilmek, konuşmanın sınırını da bilmektir.
Kesinlik baskısı
Bugün bilim insanlarının karşı karşıya olduğu sorun yalnızca bilgi üretme baskısı değil.
Hızlı sonuç üretme, çok sayıda yayın yapma, fon bulma ve görünür olma baskısı da bilimsel hayatın önemli bir parçası.
Bu baskılar, henüz olgunlaşmamış bulguların olduğundan daha kesin biçimde sunulmasına yol açabiliyor.
“İlk kez keşfedildi.”
“Çığır açan sonuç.”
“Bilim insanları kanıtladı.”
Bilimsel makalenin dikkatli ve koşullu dili, haber başlığında bazen kesin hükümlere dönüşebiliyor.
Oysa bilimsel sonuçların önemli bir bölümü “göstermektedir”, “ilişkili olabilir”, “desteklemektedir” veya “daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır” gibi ifadelerle anlatılır.
Bu dil bir zayıflık değil, bilimsel yöntemin güvencesidir.
Bir bilim insanı henüz bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi anlatmak yerine, “Bu konuda elimizde yeterli veri yok” diyebiliyorsa, bilimin temel etik ilkelerinden birini koruyor demektir.
Bilinmeyen, boşluk değildir
Bilimde bilinmeyenler, haritada boş bırakılmış alanlar gibidir.
Bir bilim insanı “bilmiyorum” dediğinde araştırma bitmez. Tam tersine, çoğu zaman asıl araştırma o noktada başlar.
Neden böyle oldu?
Bu sonucu başka bir laboratuvar da elde edebilir mi?
Aynı sonuç farklı bir yöntemle doğrulanabilir mi?
Gözlediğimiz ilişki gerçekten nedensel mi?
Henüz açıklayamadığımız başka bir mekanizma olabilir mi?
Bilimsel ilerleme çoğu zaman cevaplardan çok bu soruların çoğalmasıyla gerçekleşir.
Her cevap yeni bir soru doğurur. Her açıklama, başka bir bilinmeyeni görünür hale getirir.
Belki de bilim tarihinin en büyük paradokslarından biri budur:
Bilim ilerledikçe bildiklerimiz artar; fakat bilmediklerimizin ne kadar büyük olduğunu da daha iyi görürüz.
Bilim insanı her şeyi bilmek zorunda değildir
Toplumun bilim insanından beklentisi çoğu zaman “her şeyi bilen kişi” olmasıdır.
Televizyona çıkan bilim insanından ekonomiyi, siyaseti, eğitimi, psikolojiyi, teknolojiyi, hatta geleceği yorumlaması bekleniyor. Sosyal medya ise bu beklentiyi daha da büyütüyor.
Oysa bilim insanı bir kahraman değildir.
Onun değeri her soruya cevap verebilmesinden değil, verdiği cevabın sınırlarını açıkça gösterebilmesinden gelir.
Bazen en güvenilir cümle şudur:
“Bu konuda henüz yeterli kanıtımız yok.”
Bazen de:
“Bunu bilmiyoruz.”
Ve belki de bilim insanının en önemli cümlesi şudur:
“Bunu öğrenmek için araştırmamız gerekiyor.”
Bilmemek, keşfin başlangıcıdır
Bilimin tarihinde büyük ilerlemelerin önemli bir bölümü, mevcut açıklamaların yetersiz kaldığının fark edilmesiyle başladı.
Bir şeyin açıklanamadığını kabul etmek, yeni bir açıklamanın önünü açtı.
Bir deneyin beklenmedik sonucunu reddetmek yerine sorgulamak, yeni bir hipotezin doğmasına yol açtı.
Bir anomalinin üzerini örtmek yerine onu ciddiye almak, bilimsel düşüncenin yönünü değiştirdi.
Bu nedenle bilim insanının “bilmiyorum” demesi bir geri çekilme değildir.
Tam tersine, zihinsel olarak ileriye doğru atılmış bir adımdır.
Çünkü “bilmiyorum” diyen insan, henüz keşfedilmemiş olana yer açar.
Bilim, her şeyi bildiğini iddia eden dogmalarla değil; neyi bilmediğini cesaretle kabul eden meraklı zihinlerle ilerler.
Gerçek bilgelik, bilginin kibrinde değil, bilginin sınırlarını görebilme yeteneğinde saklıdır.
Bugün ihtiyacımız olan, her sorunun cevabını bildiğini söyleyen kahramanlar değil; bilmediğini dürüstçe ifade edebilen, bundan utanmayan ve bilinmeyenin peşinden gitme cesaretini gösterebilen bilim insanlarıdır.
Çünkü bazen bilimin en cesur cümlesi, en kısa olanıdır:
“Bilmiyorum.”
Ve belki de bilimin geleceği, tam olarak bu iki kelimenin ardından soracağımız yeni sorularda başlayacaktır.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL