GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 43,6681 ₺ 🇪🇺EUR: 51,8135 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.093,19 ₺ BTC: 3.007.403 ₺ 🇺🇸USD: 43,6681 ₺ 🇪🇺EUR: 51,8135 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.093,19 ₺ BTC: 3.007.403 ₺ 🇺🇸USD: 43,6681 ₺ 🇪🇺EUR: 51,8135 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.093,19 ₺ BTC: 3.007.403 ₺
14 Şubat 2026 - 01:55

info@turkglobalmedia.com

Dijital Karanlık Çağ ve Belleğin Ontolojik Çöküşü

Dijital Karanlık Çağ ve Belleğin Ontolojik Çöküşü

Analiz
13.02.2026 11:53
TGM Haber Merkezi

"Teknolojik Unutuşun Fenomenolojisi ve Dijital Vellum Arayışı" günümüzde nasıl ilerliyor. Teknoloji ve Siber Güvenlik Uzmanı Vedat FETAH, TGM için analiz etti.

Bu haberi paylaş:

İnsanlık tarihinin belki de en büyük paradoksu olarak nitelendirilebilecek olan ve bilginin sonsuz bir kopyalanabilme yeteneğine kavuştuğu dijital çağda aslında bilginin varoluşsal bir tehdit altında olduğu gerçeği modern tarih yazımının ve arşivcilik biliminin temel sorunsalı haline gelmiştir. 

Bu durum Vint Cerf tarafından sıklıkla dile getirilen ve teknolojik ilerlemenin bir yan etkisi olarak ortaya çıkan dijital karanlık çağ kavramı ile somutlaşmaktadır. 

Bu kavramın işaret ettiği temel tehlike sadece teknik bir format eskimesi sorunu değil aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasının silikon tabanlı ve manyetik alanlara bağımlı dayanıksız taşıyıcılar üzerinde yavaşça silinmesi ve bu silinme sürecinin geri döndürülemez bir epistemolojik boşluk yaratma potansiyelidir. 

Aslında dijital nesnelerin okunabilirliği donanım ve yazılım ekosistemlerinin sürekliliğine o denli sıkı sıkıya bağlıdır ki bu ekosistemlerde meydana gelen en ufak bir kopuş veya güncelleme geçmişe ait verilerin birer anlamsız bit yığınına dönüşmesine neden olabilmekte ve bu durum Cerf in de vurguladığı üzere yirmi birinci yüzyılın gelecek nesiller için bir kara delik veya unutulmuş bir yüzyıl olarak kalması riskini doğurmaktadır. bir yüzyıl olarak kalması riskini doğurmaktadır. 

Zira kağıt üzerine yazılmış bir metnin veya parşömene kazınmış bir haritanın yüzyıllar boyunca ilave bir teknolojik aracıya ihtiyaç duymaksızın okunabilmesi mümkünken, dijital verinin varlığı sürekli bir elektrik akımına ve o veriyi yorumlayacak karmaşık bir kod çözücü katmanına muhtaçtır. 

Bu muhtaçlık hali Bernard Stiegler in teknik ve zaman üzerine yaptığı felsefi sorgulamalarda belirttiği gibi insanın hafızasını teknolojik nesnelere dışsallaştırması sürecinde yaşanan ontolojik bir kırılmayı temsil eder. 

Çünkü hafıza artık biyolojik bir yeti olmaktan çıkıp teknolojik bir proteze dönüşmüş ve bu protezin yönetimi de ticari şirketlerin geliştirdiği tescilli dosya formatlarının ve kapalı kaynak kodlu yazılımların insafına terk edilmiştir. 

Bu bağlamda dijital koruma stratejileri sadece teknik bir veri yedekleme işlemi değil aynı zamanda kültürel mirasın ve toplumsal belleğin devamlılığı için verilen bir varoluş mücadelesi olarak okunmalıdır. 

Oysa ki bu mücadele bit rot adı verilen ve verinin fiziksel taşıyıcı üzerindeki manyetik yükünü kaybetmesiyle başlayan sessiz ve sinsi bir düşmana karşı yürütülmektedir ve bu düşman verinin en küçük yapı taşı olan bitlerin rastlantısal olarak ters yüz olmasıyla verinin bütünlüğünü bozmakta ve bu bozulma çoğu zaman veri kullanılmak istendiğinde fark edilmekte yani iş işten geçmiş olmaktadır. 

Bu süreçte kozmik ışınların atmosferi delip geçerek bellek yongaları üzerindeki elektronları etkilemesi ve bir sıfırı bire veya birbiri sıfıra dönüştürmesi gibi son derece rastlantısal fiziksel olaylar dahi dijital arşivlerin güvenliğini tehdit eden unsurlar arasında yer almaktadır.

Wolfgang Ernst gibi medya arkeologlarının işaret ettiği üzere arşivin zamanla kurduğu ilişkiyi radikal bir biçimde dönüştürmekte olup arşiv artık pasif bir depolama alanı değil zamanın akışına direnen ve sürekli bakım gerektiren dinamik bir operasyonel alan haline gelmektedir.

Dijital Tehdit FaktörüAçıklama ve Etki MekanizmasıEtkilenen Medya Türleri
Bit Rot (Veri Çürümesi)Manyetik yükün zamanla zayıflaması veya dağılması sonucu verinin okunamaz hale gelmesiHDD, Manyetik Bantlar, Disketler
Format EskimesiYazılımın güncellenmesi veya üretimden kalkması sonucu eski dosyaların açılamamasıTescilli Yazılım Dosyaları (Örn: WordStar, Lotus 1-2-3)
Donanım EskimesiVeriyi okuyacak fiziksel sürücülerin veya bağlantı noktalarının (SCSI, Floppy) bulunamamasıEski depolama birimleri (LV-ROM, Zip Disk)
Kozmik Işın MüdahalesiYüksek enerjili parçacıkların bellek yongalarına çarparak bitleri ters yüz etmesi (Bit Flip)RAM, SSD, Flash Bellekler
Medya AyrışmasıOptik disklerin katmanlarının kimyasal reaksiyonla (oksidasyon, boya bozulması) ayrılmasıCD-R, DVD-R (Örn: CD Bronzlaşması)

Tarihsel bir ironi olarak karşımıza çıkan Domesday Projesi vakası bu teorik tehditlerin nasıl somut bir krize dönüştüğünün en çarpıcı örneğidir. 

1086 yılında William the Conqueror tarafından İngiltere’nin arazi dökümünü yapmak amacıyla hazırlatılan ve parşömen üzerine yazılan orijinal Domesday Book aradan geçen dokuz yüzyıla rağmen hala mükemmel bir şekilde okunabilirken bu eserin dokuz yüzüncü yılını kutlamak amacıyla 1986 yılında BBC tarafından hazırlanan ve o dönemin en ileri teknolojisi olan lazer diskler üzerine kaydedilen multimedya projesi sadece on beş yıl içinde okunamaz hale gelmiştir.

Bu durum dijital verinin ne kadar kırılgan olduğunu ve teknolojik ilerlemenin aslında nasıl bir gerilemeye yol açabileceğini acı bir şekilde kanıtlamıştır. 

Nitekim bu projeyi kurtarmak için başlatılan CAMILEON projesi ve sonrasında geliştirilen emülasyon teknikleri veriyi bir şekilde kurtarmayı başarmış olsa da bu süreç orijinal donanımın ve yazılımın birebir simülasyonunu gerektirdiği için son derece maliyetli ve zahmetli bir işe dönüşmüş ve bu da sürdürülebilirliğin önündeki en büyük engellerden biri olarak belirmiştir. 

Bu noktada Vint Cerf in önerdiği Dijital Vellum kavramı yani verinin sadece içeriğini değil o içeriği yaratan ve görüntüleyen tüm yazılım ve işletim sistemi katmanlarını da dondurarak saklama fikri teorik olarak mükemmel bir çözüm gibi görünse de pratik uygulamada telif hakları lisans sorunları ve teknik karmaşıklıklar nedeniyle uygulanması zor bir ideal olarak kalmaktadır.

Ancak Carnegie Mellon Üniversitesi’nde yürütülen Olive Projesi gibi girişimler sanal makineler aracılığıyla eski yazılımları ve oyunları çalıştırılabilir halde tutarak bu ideali hayata geçirmeye çalışmakta ve böylece dijital nesnenin sadece statik bir görüntü olarak değil interaktif bir deneyim olarak korunmasını sağlamayı amaçlamaktadır. 

Bit Çürümesi ve Kozmik Müdahale Ekseninde Verinin Maddiliği

Dijital verinin sanallığı üzerine kurulu yaygın algının aksine dijital koruma disiplini verinin son derece maddi ve fiziksel süreçlere tabi olduğu gerçeği üzerine inşa edilmiştir. Zira bir sabit diskin plakaları üzerindeki manyetik alanların yönetimi veya bir SSD’nin hücrelerindeki elektronların hapsolmuşluk hali fiziksel dünyanın termodinamik yasalarından muaf değildir ve bu yasaların başında gelen entropi dijital verinin en büyük düşmanıdır. 

Veri bozulması ya da teknik adıyla bit rot verinin saklandığı ortamın fiziksel bozunumu sonucu ortaya çıkar ve bu bozunum bazen manyetik alanların zamanla zayıflaması bazen optik disklerin boya katmanlarının oksitlenmesi bazen de flaş belleklerin yalıtım tabakalarındaki sızıntılar şeklinde tezahür eder. 

Bu fiziksel bozunum süreçleri veriyi oluşturan birler ve sıfırların birbirine karışmasına ve dosya formatının yapısının bozulmasına neden olur ki örneğin bir JPEG dosyasının başlık kısmındaki tek bir bitin değişmesi tüm görüntünün kaybolmasına veya renklerin tamamen bozulmasına yol açabilir ve bu tür hatalar genellikle dosya açılmaya çalışılana kadar fark edilmez yani veri sessizce çürür. 

Bunun yanı sıra dünya dışı kaynaklı bir tehdit olan kozmik ışınlar da dijital belleğin güvenliğini tehdit eden bir diğer önemli faktördür çünkü atmosferden süzülen yüksek enerjili parçacıklar bellek yongalarına çarptığında silikon üzerindeki yük dengesini değiştirerek soft error adı verilen geçici hatalara neden olabilir. 

Bu hatalar eğer kritik bir sistem dosyasında veya bir veri tabanı indeksinde meydana gelirse sistemin çökmesine veya verinin kalıcı olarak bozulmasına yol açabilir.

Bu tehditlere karşı geliştirilen savunma mekanizmaları arasında en yaygın olanı hata düzeltme kodları ECC ve sağlama toplamları checksums kullanımıdır ki bu teknikler verinin yanına eklenen matematiksel özetler sayesinde veride bir değişiklik olup olmadığını sürekli kontrol eder ve eğer bir bit hatası tespit edilirse matematiksel algoritmalar sayesinde bu hatayı onarmaya çalışır.

Ancak bu onarım kapasitesi sınırlıdır ve eğer hasar belli bir eşiğin üzerine çıkarsa veri kurtarılamaz hale gelir. Bu nedenle ZFS veya Btrfs gibi gelişmiş dosya sistemleri data scrubbing adı verilen bir teknik kullanarak disk üzerindeki verileri periyodik olarak okur ve hataları tespit ederek yedek kopyalardan onarır. 

Fakat bu teknik çözümler dahi verinin sonsuza kadar korunacağını garanti edemez. Çünkü donanımın kendisi de zamanla eskir ve kullanılamaz hale gelir bu da veri migrasyonu yani verinin sürekli olarak yeni formatlara ve yeni medyalar üzerine aktarılması zorunluluğunu doğurur. 

Bu işlem de her seferinde veri kaybı riski taşır ve aynı zamanda orijinal verinin bağlamından kopmasına neden olabilir.

Medya Arkeolojisi ve Zamanın Teknikleşmesi

Medya arkeolojisi disiplini ve özellikle Wolfgang Ernst in çalışmaları dijital karanlık çağ kavramını sadece bir veri kaybı sorunu olarak değil zamanın ve belleğin teknolojik koşullar tarafından yeniden yapılandırılması sorunu olarak ele alır. 

Ernst’e göre dijital arşivler insan odaklı anlatısal zamanın yerine makine odaklı operasyonel zamanı geçirir ve bu yeni zaman rejiminde geçmiş artık hikaye edilen bir olgu değil işlenen ve hesaplanan bir veridir. 

Bu bağlamda sonik zaman makineleri kavramı sesin ve sinyalin zamanla kurduğu ilişkiyi vurgular ve dijital medyanın aslında zamanı manipüle eden ve geçmişi sürekli bir şimdiye hapseden araçlar olduğunu öne sürer.

Bu durum arşivin geleneksel işlevini yani geçmişi saklama ve geleceğe aktarma görevini dönüştürür. Çünkü dijital arşivde saklanan şey artık bir belge değil bir sinyaldir ve bu sinyalin anlamlı olabilmesi için onu okuyacak ve yorumlayacak teknolojik aparata ihtiyaç vardır ve bu aparatın yokluğu sinyalin saf gürültüye dönüşmesi anlamına gelir. 

Ernst’in vurguladığı üzere arşivdeki düzenin sağlanması ve entropiye karşı durulması ancak sürekli bir teknik müdahale ile mümkündür. Bu müdahale dijital nesnelerin ontolojik statüsünü belirler yani dijital nesne ancak teknik olarak erişilebilir olduğu sürece vardır ve bu erişilebilirlik kesildiği anda nesne yok olur. 

Bu perspektiften bakıldığında dijital karanlık çağ aslında teknolojik medyanın kendi doğasından kaynaklanan bir durumdur. Çünkü medya teknolojileri sürekli bir yenilenme ve eskime döngüsü içinde hareket eder ve bu döngü geçmişin sürekli olarak silinmesini ve üzerinin yeni verilerle örtülmesini gerektirir.

Dolayısıyla dijital hafıza insan hafızasından farklı olarak unutmayı bir hata olarak değil bir işletim prensibi olarak kullanır ve bu da kültürel mirasın korunması konusunda temel bir çatışma yaratır. İnsan kültürü biriktirmeye ve saklamaya dayalıyken dijital teknoloji akışa ve değiştirmeye dayalıdır.

Bu çatışmanın en belirgin olduğu alanlardan biri de tescilli yazılımların ve kapalı dosya formatlarının yarattığı erişim engelleridir. Bir dönem piyasaya hâkim olan Lotus 1-2-3 veya WordStar gibi yazılımlarla üretilen milyonlarca belge bugün bu yazılımların artık çalışmaması veya modern işletim sistemleri tarafından desteklenmemesi nedeniyle erişilemez durumdadır. 

Bu belgelerin içerdiği bilgiye ulaşmak ancak bu eski yazılımları emülasyon yoluyla çalıştırmakla mümkün olabilmektedir.

Bu durum yazılımın sadece bir araç olmadığını aynı zamanda bilginin üretildiği ve saklandığı ortamın kendisi olduğunu gösterir ve bu ortamın kaybı bilginin de kaybı anlamına gelir.

İşte bu yüzden Carnegie Mellon Üniversitesi’ndeki Olive Projesi gibi girişimler sadece veriyi değil yazılımı ve işletim sistemini de korumayı hedeflemekte ve böylece bilginin bağlamını da geleceğe taşımayı amaçlamaktadır.

Bilişsel Dışsallaşma ve Google Etkisi Bağlamında Dijital Amnezi

Teknolojik hafıza araçlarına olan bağımlılığın artması insan bilişinde de köklü değişikliklere yol açmakta ve bu durum literatürde Google Etkisi veya Dijital Amnezi olarak adlandırılan fenomeni ortaya çıkarmaktadır. 

Bu fenomen bireylerin internet üzerinden kolayca erişebilecekleri bilgileri hafızalarında tutma eğiliminin azalması ve bunun yerine bilginin nerede bulunduğu bilgisini kodlamaya başlamaları olarak tanımlanabilir.

Betsy Sparrow ve Daniel Wegner in 2011 yılında yayınlanan öncü çalışmaları insanların bilgisayarları ve interneti bir tür harici bellek bankası transactive memory olarak kullandıklarını ve bu sayede bilişsel yüklerini hafiflettiklerini ancak bu durumun aynı zamanda derinlemesine öğrenme ve bilgiyi içselleştirme süreçlerini olumsuz etkileyebileceğini ortaya koymuştur. 

Bilgiye erişim kolaylığı bilginin beyinde işlenmesi ve uzun süreli hafızaya kaydedilmesi için gereken bilişsel çabayı ortadan kaldırmakta ve bu da bilginin kalıcılığını azaltmaktadır.

Nitekim Kaspersky Lab tarafından yapılan bir araştırma insanların artık en yakınlarının telefon numaralarını bile ezberlemediklerini çünkü bu bilginin akıllı telefonlarında kayıtlı olduğuna güvendiklerini göstermiş ve bu durumu dijital amnezi olarak nitelendirmiştir.

Bilişsel FenomenTanımEtki ve Sonuçları
Google Etkisiİnternette bulunabilen bilgiyi unutup sadece yerini hatırlama eğilimiDerinlemesine öğrenme azalır, bilgiye erişim dışsallaşır
Dijital AmneziDijital cihazlara güvenerek kişisel verileri (tel no vb.) hafızada tutmamaCihaz kaybında kişisel veri kaybı, zihinsel tembellik
Bilişsel Yük AktarımıZihinsel işlem gücünü korumak için bilgiyi dış kaynağa (Cloud/PC) aktarmaAnlık problem çözme hızı artar fakat bilgi içselleştirilemez
Transaktif BellekBilgiyi kimin veya neyin bildiğini bilme sistemi (İnsan-Bilgisayar ortaklığı)Birey tek başına kaldığında yetersizleşir, teknoloji bağımlılığı artar

Bu durum Bernard Stiegler in Epimetheus un Hatası miti üzerinden kurguladığı teknik ve insan ilişkisine dair tezleriyle de örtüşmektedir. 

Çünkü Stiegler’e göre insan teknoloji ile birlikte evrilen bir varlıktır ve hafızanın dışsallaşması insan olmanın temel bir özelliğidir ancak dijital çağda bu dışsallaşma o kadar ileri gitmiştir ki insan kendi hafızası üzerindeki kontrolünü kaybetme noktasına gelmiş ve bu da bir tür proleterleşme yani bilgi birikiminin kaybı sürecini başlatmıştır.

Dijital teknolojiler bireyin hafızasını desteklemek yerine onun yerini almaya başladığında birey düşünme ve hatırlama yetisini teknolojik sistemlere devretmekte ve bu sistemler olmadan işlev göremez hale gelmektedir. 

Bu davranış ise dijital karanlık çağın sadece arşivlerdeki verilerin kaybı değil aynı zamanda insan zihnindeki bilginin de kaybı anlamına geldiğini gösterir. Zira dijital araçlar çöktüğünde veya erişilemez hale geldiğinde onlara emanet edilen hafıza da silinip gitmekte ve geriye boş bir zihin kalmaktadır.

Standartların Hegemonyası ve Sürdürülebilirlik Paradoksu

Dijital koruma alanındaki bu kaotik tablo karşısında kütüphaneciler arşivciler ve bilgi profesyonelleri uluslararası standartlar ve referans modelleri geliştirerek bir düzen sağlama çabası içine girmişlerdir ve bu çabaların en önemlisi NASA ve uzay ajansları tarafından geliştirilen ancak daha sonra tüm dijital koruma topluluğu tarafından benimsenen OAIS Açık Arşiv Bilgi Sistemi referans modelidir.

OAIS modeli dijital bilginin arşive girişi saklanması yönetimi ve erişimi süreçlerini tanımlayan kavramsal bir çerçeve sunar ve bu çerçeve kapsamında bilginin sadece bit dizisi olarak değil aynı zamanda bağlamsal bilgisiyle birlikte korunması gerektiğini öngörür.

Bu bağlamda geliştirilen PREMIS Koruma Üst Verisi Uygulama Stratejileri veri sözlüğü dijital nesnelerin korunması için gerekli olan teknik ve idari üst verileri tanımlayan de facto standart haline gelmiştir ve PREMIS sayesinde bir dijital nesnenin formatı boyutu yaratılma tarihi hangi yazılımla oluşturulduğu ve üzerinde hangi işlemlerin yapıldığı gibi hayati bilgiler kayıt altına alınabilmektedir.

Ayrıca METS Üst Veri Kodlama ve İletim Standardı gibi kapsayıcı formatlar da dijital nesnelerin ve onlara ait üst verilerin bir arada paketlenerek taşınmasını ve saklanmasını sağlar ve böylece verinin bütünlüğü ve ilişkiselliği korunmuş olur.

Ancak bu standartların varlığı dahi dijital korumanın önündeki engelleri tamamen kaldıramamaktadır. Standartların uygulanması karmaşık ve maliyetli bir süreçtir ve her kurumun bu altyapıyı kuracak kaynağı veya uzmanlığı bulunmamaktadır.

Ayrıca tescilli dosya formatlarının kaynak kodlarının kapalı olması ve yazılım şirketlerinin ticari sırlarını koruma güdüsü arşivcilerin işini zorlaştırmakta ve açık standartların yaygınlaşmasını engellemektedir. Bu sebeple sürdürülebilirlik paradoksunu doğurur. Çünkü dijital koruma stratejileri sürekli bir yatırım ve güncelleme gerektirir ve bu yatırım kesildiği anda koruma kalkanı düşer.

Türkiye gibi ülkelerde ise bu durum daha da kritiktir çünkü KVKK gibi yasal düzenlemeler kişisel verilerin korunmasını zorunlu kılsa da ulusal düzeyde kapsamlı bir dijital koruma politikasının ve stratejisinin eksikliği kurumların bireysel çabalarına bağımlı kalmasına neden olmakta ve bu da bütüncül bir koruma yaklaşımının hayata geçirilmesini engellemektedir.

Sonuç olarak standartlar gerekli ancak yeterli değildir ve asıl çözüm dijital koruma bilincinin kurumsal ve toplumsal düzeyde yerleşmesi ve bu alana ayrılan kaynakların bir lüks değil bir zorunluluk olarak görülmesidir.

Sonuç: Sonsuz Bir Başlangıç

Dijital karanlık çağ kavramı nihayetinde teknik bir arızadan ziyade medeniyetimizin bilgi üretim ve saklama pratiklerindeki köklü bir dönüşümün sancılı bir semptomu olarak okunmalı ve bu semptomun tedavisi sadece daha iyi depolama cihazları veya daha gelişmiş yazılımlar üretmekle değil aynı zamanda bilginin doğası ve zamanın akışı üzerine yeniden düşünmekle mümkündür. 

Bitlerin ve baytların ötesinde korumamız gereken şey verinin taşıdığı anlam ve bu anlamın içinde yeşerdiği kültürel bağlamdır ve bu bağlamı yitirdiğimizde elimizde kalan tek şey gürültüden ibaret olacaktır ve bu gürültü dijital çağın en büyük mirası olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Çözüm belki de teknolojiyi fetişleştirmekten vazgeçip onun doğasındaki geçiciliği ve kırılganlığı kabul ederek bu kırılganlığı yönetebilecek sürdürülebilir politikalar geliştirmekten geçmekte ve bu politikalar sadece teknik personelin değil tarihçilerin sosyologların felsefecilerin ve hukukçuların da katılımıyla multidisipliner bir yaklaşımla oluşturulmalı ve böylece dijital hafızanın sürekliliği teknik bir mucizeye değil toplumsal bir iradeye dayandırılmalıdır. 

Ancak bu sayede o korkulan unutulmuş yüzyıl kaderimiz olmaktan çıkıp üzerine düşünülen ve önlem alınan bir risk senaryosu olarak kalabilir.

İnsanlık kendi ürettiği teknolojinin kurbanı olmadan onun sağladığı olanaklarla hafızasını geleceğe taşıyabilir fakat bu taşıma işlemi her zaman bir kayıp riskini de beraberinde getirecek ve Derrida’nın arşiv humması kavramında belirttiği gibi arşivleme arzusu ile yok etme dürtüsü arasındaki o gerilimli hat üzerinde yürümeye devam edeceğiz. 

Çünkü dijital ortamda her kayıt altına alma işlemi aynı zamanda bir seçme ve ayıklama işlemi olup neyin korunup neyin silineceğine karar vermek geleceğin tarihini şimdiden kurgulamak anlamına gelmekte ve bu güç sadece teknokratlara bırakılamayacak kadar büyük bir etik ve politik sorumluluk gerektirmektedir.

Bundan dolayı dijital koruma geçmişi dondurmak değil onu sürekli erişilebilir ve yorumlanabilir kılarak canlı tutmak eylemidir ve bu eylem teknik olduğu kadar hermeneutik bir çabayı da zorunlu kılmaktadır. 

Ayrıca zaman beklemez ve bitler çürürken tarih de bizimle silinip gitmektedir. Bu siliniş sadece verinin kaybı değil insan olmanın anlamının da yitirilmesi riskini taşımaktadır ki bu risk göze alınamayacak kadar büyüktür. 

Bu nedenle dijital koruma çalışmaları bir lüks değil bir zorunluluktur ve bu zorunluluk çağımızın en büyük entelektüel ve teknik meydan okumalarından biri olarak önümüzde durmaya devam edecektir.

 

Yük.Müh. Vedat FETAH

Haber Galerisi

Yayınlanma: 13.02.2026 11:53
Ana Sayfaya Dön