Trump, yarattığı kaosla birlikte provokasyonu bir yönetim aracına dönüştürdü.
Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ve ülkenin bu yıl 250. kuruluş yıldönümünü anmaya hazırlandığı bir dönemde, ABD Başkanı Donald Trump, büyüklük hezeyanlarını da açığa vuran, yeniden kurgulanmış bir tarih anlatısı inşa etmeye koyulmuş durumda.
11 Ocak’ta Donald Trump, Truth Social adlı sosyal ağda resmî fotoğrafını paylaştı ve altına şu ibareyi ekledi: “Venezuela geçici başkanı.” Mesaj, bir Wikipedia maddesi biçiminde sunulmuştu. Sahte sayfada “Ocak 2026’dan bu yana görevde” ifadesi yer alıyordu.
Bu içerik, ABD Başkanı tarafından, Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun uluslararası hukuka açıkça aykırı biçimde kaçırılmasından bir hafta sonra paylaşıldı.
Dokuz gün sonra, Davos’taki (İsviçre) Dünya Ekonomik Forumu’na gitmek üzere Washington’dan ayrılmadan birkaç saat önce — orada kendisini dehşet içinde bekleyen Avrupalı liderlerin karşısına çıkmadan hemen önce — Donald Trump gece yarısı bir başka meme paylaştı; bu kez konu Grönland’dı.
Fotoğrafta Trump, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile birlikte buzulların üzerine bir Amerikan bayrağı dikerken görülüyordu.
Bir tabelada ise, müttefik bir ülkenin egemenliğini hiçe sayarcasına şu ifade yer alıyordu: “Grönland, Amerikan toprağı, 2026’da tesis edildi.”
Donald Trump, yarattığı kaosla birlikte provokasyonu bir yönetim aracına dönüştürdü. Bir yıl içinde, ikinci başkanlık kampanyasının aşırılıklarından arınmak bir yana, kişilik kültünü daha da ileri taşıdı.
Medyayı doyuma ulaştıran bu strateji tesadüf değil. Strongmen. Mussolini to the Present (Güçlü Adamlar: Mussolini’den Günümüze, Profile Books, 2020; henüz Türkçeye çevrilmedi) kitabının yazarı Ruth Ben-Ghiat’ya göre, otoriter sapmalar çoğu zaman kışkırtıcı ya da grotesk görünen sembolik jestlerle başlar; bu jestler kamuoyunu aşırılık fikrine alıştırır.
Donald Trump’ın tarihsel semboller, sahte belgeler ve provokatif görseller üzerinden yürüttüğü bu strateji, yalnızca iç politikaya yönelik bir propaganda aracı değil; aynı zamanda uluslararası düzeni bilinçli biçimde test eden bir güç gösterisi niteliği taşıyor.
Gerçek ile kurgu arasındaki sınırın bulanıklaştırılması, hem ABD kamuoyunda lider merkezli bir sadakat inşasına hizmet ediyor hem de müttefik ülkelerin tepkilerini ölçmeye yönelik bir “siyasi yoklama” işlevi görüyor.
Bu yaklaşım, hukukun ve diplomatik normların aşındırılması pahasına, Trump’ın kendisini tarih yazan ve tarihi yeniden tanımlayan bir figür olarak konumlandırma çabasını yansıtıyor.
Uzun vadede ise bu strateji, ABD’nin kurumsal güvenilirliğini zayıflatırken, küresel düzeyde belirsizlik ve kutuplaşmayı derinleştirme riski taşıyor.
Le Monde