Avrupa fikir eksikliği çekmiyor. Asıl sorunu, içinde bulunduğumuz anın ölçeğini kabul etmeyi reddetmesi.
Avrupa’nın siyasal ana akımı uzun uzun konuşmakta usta; fakat yeni hiçbir şey söylemiyor.
Girişimler açıklıyor, kamuoyunu yatıştırıyor, oysa insanlar ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissediyor. Sonuç olarak “süreç” ve “denge” gibi kavramlarla konuşulan ılımlılık dili artık fazla bir ağırlık taşımıyor. Kararlılık gerektiren bir anda, siyasetimiz yorgun tınlıyor.
“Ana akım” bir zamanlar güvenilirlik ve dürüstlük anlamına gelirdi; bugün ise modası geçmiş ve gerçeklikten kopuk görülüyor. Ana akım canlılığını yitirdi, fakat hâlâ bizi yöneten o.
Yaşadığımız şey basit bir popülist yükseliş değil; daha derin bir siyasal kırılma. Demokrasiler genelinde yurttaşlar, dünya hızla ilerlerken donmuş gibi görünen sistemleri reddediyor. Bu zamanlarda “yıkıcı” siyasetlerin cazibesi ideolojiden çok, durgunluk hissi karşısında değişim arzusundan besleniyor.
Demokrasi sonuç ürettiğinde bile, bu ilerleme gibi hissedilmiyor. Trump’ın zaferleri, Brexit ve Fransa ile Almanya’daki siyasal dalgalanmalar kaosa verilmiş oylar olmaktan ziyade, statükoya yöneltilmiş iddianameler.
Yurttaşlar acil değişim istiyor; siyasal sistemler ise kademeli adımlarla karşılık veriyor. Bu boşlukta yıkıcılık umut verici görünürken, istikrar kayıtsızlık gibi algılanıyor.
Bu yalnızca bir ruh hâli değil; ölçülebilir bir durum. Münih Güvenlik Raporu’nun 2026 araştırması, G7 demokrasilerinin tamamında yurttaşların yalnızca küçük bir bölümünün hükümetlerinin bir sonraki kuşağın yaşamını iyileştirdiğine inandığını ortaya koydu.
Nedenini görmek zor değil.
Siyasal yanıt diye sunulanlar çoğu zaman hakaret gibi geliyor. Plastik pipetleri yasaklamak ya da evde daha az enerji kullanmak vicdanları rahatlatabilir; fakat gezegen ölçeğindeki krizlere karşı etkisizdir.
Yurttaşlara “üzerinize düşeni yapın” denirken, sonuçlardan yalıtılmış olanlar özel jetlerine binmeye ya da giderek daha fazla elektrik tüketen dev veri merkezleri inşa etmeye devam ediyor.
Bu somut eylem değil, tiyatrodur; çoğunluğun küçük fedakârlıkları, azınlığın ayrıcalıklarını koruyan bir “aşağıya doğru damlama” çözümü.
Çöken kesinlikler ve küresel güç kaymaları çağında, egemenlik dili sağ tarafından sahiplenildi; çünkü uzak ve tepkisiz görünen bir sistem içinde kaybolan özne olma duygusuna hitap ediyor
“Kontrolü geri al” sloganı ortak sorumluluk çağrısı olarak değil, devlete karşı bir silah olarak yankı buluyor. Oysa egemenlik yalnızca devlet karşıtı hareketlere ait olmamalı; demokrasinin eş-sahipleri olan yurttaşlara ait olmalı.
İnsanlar siyasal, ekonomik ve yurttaşlık tercihlerinin gerçek bir ağırlığı olduğunu görmeli ve hissetmeli. Şu anda çoğu zaman hissetmiyorlar.
Peki demokrasiyi geri kazanmak nasıl mümkün olur?
Öncelikle siyaseti ölü dilinden arındırmak gerekir. Yurttaşlar klişeler değil, açıklık hak ediyor. Kusurlu da olsa doğrudan konuşan liderler, klişelere ve “süreç” jargonuna saklananlardan daha fazla güven uyandırır.
İkinci olarak, zamanımızın karmaşıklığına uygun yeni katılım kanallarına ihtiyacımız var. Yurttaş meclisleri, dijital forumlar ve katılımcı bütçeleme deneysel değil, olağan uygulamalar olmalı.
Antik Yunan’daki demos’un ruhu buydu: demokrasi seyirci olmak değil, katılımcı olmaktır. İnsanlara gerçek karar alma gücü verildiğinde, tekrar tekrar görüldüğü üzere, bu sorumluluğun hakkını verirler.
Üçüncü olarak, çözümler krizlerin ölçeğine uygun olmalı. İklim, eşitsizlik ve güvenlik plastik pipet yasakları gibi kozmetik adımlarla çözülecek sorunlar değil.
Enerjiyi yeniden düşünmeyi, ekonomileri dönüştürmeyi ve gücü yeniden dağıtmayı gerektiren yapısal değişimler şart. Sembolik jestler kamerada iyi görünebilir; fakat anlamlı değişim ancak sistemik reformla mümkündür.
Son olarak, egemenlik yurttaşlar için geri kazanılmalı. Bu da kendimizi yalnızca birkaç yılda bir oy veren seçmenler olarak değil, toplumumuzu her gün şekillendiren aktif katılımcılar olarak görmemiz anlamına gelir.
Ne tükettiğimiz, nasıl çalıştığımız ve nasıl örgütlendiğimiz konusundaki tercihlerimiz yalnızca özel kararlar değil, demokratik yaşamın parçasıdır.
Avrupa fikir eksikliği çekmiyor. İçinde bulunduğumuz anın büyüklüğünü kabul etmeyi reddediyor. Yurttaşlar gerçek ortaklar olarak yeniden davet edilmedikçe demokrasi zemin kaybetmeye devam edecek ve aşırılar eski kalıpları kırmaya istekli görünen tek aktörler olarak öne çıkacaktır.
Demokrasi, yurttaşlar sistemin onların adına kararlı ve görünür değişiklikler yapabildiğini hissettiğinde yenilenecektir.
Ana akım, eylem yanlısı bir tutumu; özne olma, iddia ve ortak güç dilini yeniden sahiplenmedikçe, durağan olmayan bir dünyada zemin kaybetmeye devam edecektir.
Euractiv