Sünger Şehirler: Üniversitelerden Başlayan Yeşil Dönüşüm
Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, Yeni köşe yazısında "Üniversitelerin kent entegrasyonu ve sürdürülebilirlik açısından destinasyon ve rekreasyon merkezi yönleriyle kentsel dönüşümüdeki etkileşim süreçlerini" TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Penceremize ilk damlalar vurduğunda çoğumuzun aklına ya sıcak bir kahve eşliğinde beliren tanıdık melankoli ya da birazdan kilitlenecek şehir trafiğinin stresi gelir.
Oysa asfaltın üzerine düşen her damla, gündelik telaşımızın çok ötesinde bir gerçeği bizlere hatırlatır: Yağmur, doğanın kentlere sunduğu en değerli yaşam kaynaklarından biridir.
Ne var ki biz, bu kaynağı nasıl koruyacağımızı ve ondan nasıl yararlanacağımızı giderek unutuyoruz.
Bugün metropollerin büyük bölümünde toprağın üzerini zırh gibi saran bir beton kabukla karşı karşıyayız. Meydanlar, caddeler, birbirine yaslanan binalar ve boydan boya uzanan asfalt yollar, yağmur suyunun toprağa ulaşmasını güçleştiriyor.
Suyun yüzyıllardır izlediği doğal dere yataklarının üzerine binalar inşa ediyor, dere kollarını dar beton kanallara hapsediyoruz. Ardından şiddetli bir yağışın ardından alt geçitler suyla dolup caddeler göle dönünce sorumluluğu yalnızca olağan dışı hava olaylarına yüklüyoruz.
Oysa yaşadığımız krizin önemli nedenlerinden biri, yağmur suyunu emecek, yavaşlatacak ve depolayacak doğal alanları kendi ellerimizle ortadan kaldırmamızdır.
Çelişki, su yönetiminde daha da belirginleşiyor. Bir yanda barajlardaki su seviyelerinin kritik eşiklere gerilemesini endişeyle izliyoruz.
Diğer yanda kuraklık baş gösterdiğinde tarımdan evsel tüketime kadar her alanda tasarruf çağrıları yapıyoruz. Buna karşılık gökten yağan milyonlarca metreküp suyun önemli bir bölümünü, kentlerdeki geçirimsiz yüzeyler nedeniyle toprağa ulaşamadan yağmur suyu drenaj sistemlerine ve kanalizasyona yönlendiriyoruz.
Bu suyun önemli bir kısmı yeniden kullanılmadan denizlere ulaşıyor. Böylece bir yandan taşkınlarla mücadele ederken diğer yandan su kıtlığıyla karşı karşıya kalıyoruz. Sorun suyun azlığı değil, elimizdeki suyu nasıl yönettiğimizdir.
Bu döngüyü kırmak ütopik bir hayal değil. Bunun için kent planlamasında doğa temelli çözümlere yönelmek gerekiyor.
Dünyada giderek daha fazla ilgi gören sünger şehir modeli, kenti suyu hızla uzaklaştıran sert bir yüzey olmaktan çıkarıp yağmur suyunu emen, süzen, depolayan ve mümkün olduğunda yeraltı su kaynaklarını besleyen yaşayan bir ekosistem olarak tasarlamayı amaçlıyor.
Bu yaklaşımda yağmur, bir tehdit ya da mümkün olduğunca çabuk uzaklaştırılması gereken bir atık olarak değil, korunması gereken değerli bir kaynak olarak görülüyor.
Tıpkı bir süngerin suyu içine çekip tutması ve ihtiyaç duyulduğunda geri vermesi gibi, sokaklar, meydanlar, parklar ve yapıların çevresi de suyu tutacak biçimde tasarlanıyor.
Geçirimli yüzeyler, yağmur bahçeleri, biyolojik göletler ve yeşil çatılar sayesinde suyun akış hızı düşürülüyor; uygun koşullarda toprağa sızması ve yeraltı su kaynaklarını beslemesi sağlanıyor.
Böylece sünger şehirler, aşırı yağışların yol açtığı taşkın riskini azaltırken kurak dönemlerde kullanılabilecek suyun korunmasına da katkıda bulunuyor. Amaç, doğayı bütünüyle kontrol altına almak değil, onun işleyişiyle uyumlu kentler kurmak.
Bu dönüşümde üniversitelere de önemli görevler düşüyor.
Üniversiteler, yalnızca bilgi üreten kurumlar değil, ürettikleri bilgiyi yaşam alanlarına uygulayarak topluma örnek olabilecek kurumlardır. Geniş çatı yüzeyleri, otoparkları, yürüyüş yolları ve yeşil alanlarıyla kampüsler, sünger şehir yaklaşımının uygulanabileceği önemli alanlardır.
Çatılarda toplanan yağmur sularının depolanması, otoparklarda ve yaya yollarında geçirimli zeminlerin tercih edilmesi, uygun alanlarda yağmur bahçeleri ve biyolojik göletler oluşturulması, kampüslerin su yönetiminde daha dirençli hâle gelmesini sağlayabilir.
Toplanan suyun peyzaj sulamasında kullanılması da içme suyu kaynakları üzerindeki baskıyı azaltabilir. Üstelik bu uygulamalar yalnızca altyapı yatırımı olarak kalmak zorunda değildir.
Mühendislikten mimarlığa, biyolojiden şehir ve bölge planlamasına kadar farklı disiplinlerin birlikte çalışabileceği canlı araştırma ve eğitim alanlarına dönüşebilir.
Üniversiteler, kendi kampüslerinde hayata geçirdikleri uygulamalarla hem bilimsel bilginin somut sonuçlarını gösterebilir hem de yerel yönetimlere ve kentlere örnek oluşturabilir.
Kısacası, sürdürülebilir kentler üzerine ders veren bir üniversitenin kendi kampüsünü de bu anlayışla tasarlaması, söz ile eylem arasındaki mesafeyi kapatmanın en anlamlı yollarından biridir.
Sürdürülebilir bir kentsel dönüşüm için her zaman dev bütçeli projelere ihtiyaç yok.
Doğru planlanmış, birbirini tamamlayan adımlar önemli sonuçlar doğurabilir:
- Yağmur hasadı: Yeni konutlarda, ticari yapılarda ve kamu binalarında çatı sularını toplayıp depolayan sistemler yaygınlaştırılabilir. Biriktirilen su, uygun arıtma ve kullanım koşulları sağlandığında parkların sulanmasında, temizlik işlerinde ve rezervuarlarda değerlendirilebilir.
- Geçirimli zeminler: Otoparklarda, yürüyüş yollarında ve meydanlarda suyun yüzeyde birikmesini azaltan, uygun zemin ve altyapı koşullarında toprağa sızmasına imkân veren gözenekli betonlar ve geçirimli parke sistemleri tercih edilebilir.
- Yağmur bahçeleri ve yeşil çatılar: Parklar yalnızca görsel amaçlı yeşil alanlar olarak tasarlanmamalı; yağmur suyunu geçici olarak tutan, süzen ve kontrollü biçimde toprağa ileten alanlar olarak da değerlendirilmelidir. Yeşil çatılar ve bitkilendirilmiş yağmur hendekleri de suyun akışını yavaşlatarak drenaj sistemleri üzerindeki yükü hafifletebilir.
- Döngüsel su yönetimi: Yağmur suyu hasadı, gri suyun arıtılarak yeniden kullanılması ve atık suyun uygun arıtma süreçlerinden geçirilerek değerlendirilmesi, birbirini tamamlayan uygulamalar olarak ele alınmalıdır. Böylece içme suyu niteliğindeki kaynakların sokak yıkama ve peyzaj sulaması gibi amaçlarla gereksiz yere tüketilmesinin önüne geçilebilir.
- Kampüslerden kentlere yayılan dönüşüm: Üniversiteler, kamu kurumları ve yerel yönetimler iş birliğiyle örnek sünger kampüsler oluşturulabilir. Bu alanlarda yağmur suyu miktarı, yüzey akışı, su tüketimi ve yeşil alanların performansı izlenerek elde edilen sonuçlar yeni projelere aktarılabilir.
Su, doğanın kuralları içinde kendi yolunu bulur. Onun doğal akışını yok saymanın bedelini ise taşkınlar, altyapı sorunları, ekonomik kayıplar ve su kıtlığıyla ödüyoruz.
Sürdürülebilirlik, doğayla savaşarak onu bütünüyle kontrol altına almaya çalışmak değildir. Onun işleyişini anlayarak insanla doğanın birlikte var olabileceği yaşam alanları kurmaktır.
Artık gökyüzü kararıp ilk damlalar düştüğünde yalnızca yağmurun ne zaman dineceğini düşünmemeliyiz. Sorulması gereken soru, kentlerimizin bu yağmura ne kadar hazır olduğudur.
Üniversitelerimizden mahallelerimize, kampüslerimizden meydanlarımıza kadar her alanda suya yeniden yer açabilecek miyiz?
Göğün sunduğu bu paha biçilmez yaşam kaynağını hızla uzaklaştırıp kaybetmeye devam mı edeceğiz, yoksa şehirlerimize nefes aldırıp geleceğimizi onunla birlikte mi yeşerteceğiz?
Geleceğin dirençli kentleri, yağmuru en hızlı tahliye edenler değil, ondan en akılcı biçimde yararlanmayı öğrenenler olacaktır.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL