GÜNCEL KURLAR
🇺🇸USD: 47,1698 ₺ 🇪🇺EUR: 54,0541 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.581,80 ₺ BTC: 3.049.369 ₺ 🇺🇸USD: 47,1698 ₺ 🇪🇺EUR: 54,0541 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.581,80 ₺ BTC: 3.049.369 ₺ 🇺🇸USD: 47,1698 ₺ 🇪🇺EUR: 54,0541 ₺ 🥇GRAM ALTIN: 6.581,80 ₺ BTC: 3.049.369 ₺
19 Temmuz 2026 - 02:16

info@turkglobalmedia.com

AB kurtarma fonunun mirasını yeniden değerlendirmek mümkün mü?

AB kurtarma fonunun mirasını yeniden değerlendirmek mümkün mü?

Analiz
18.07.2026 21:18
TGM Haber Merkezi

Avrupa'nın pandemi sonrası toparlanma planının sorunları var.

Bu haberi paylaş:

Ancak aynı zamanda önemli faydalar da sağlıyor ve ortak AB borçlanmasının ekonomik açıdan neden gerekli olduğunu ortaya koyuyor.

Duygularını fazla belli etmeyen Kuzey Avrupalılar aslında son derece rahat insanlardır. Halk içinde esrar içmek mi? Hollandalılar “Natuurlijk” (Elbette) der. 

Küresel bir salgın sırasında konserler mi? İsveçliler omuz silkerek “Inga problem” (Sorun değil) diye karşılık verir. David Hasselhoff’un Almanca şarkı söylemesi mi? Almanlar başlarını sallayarak “Das ist auch cool” (Bu da güzel) der.

Ne yazık ki bu toplumsal hoşgörü, ekonomi söz konusu olduğunda pek görülmez. Tipik bir Hollandalı, İsveçli ya da Alman (hatta Avusturyalı veya Finli) yetkili, ekonomik konularda en az bir Fransızın Kuzey Avrupa mutfağına gösterdiği hoşgörü kadar anlayışsızdır. Başka bir ifadeyle: pas tolérant du tout (hiç hoşgörülü değil).

Bu durum özellikle ortak AB borçlanması gündeme geldiğinde daha da belirginleşiyor. Bu konu Kuzey Avrupalılar için öylesine hassas ki, yalnızca adının anılması bile insanın kalıcı siyatik ağrısına yol açabileceği endişesini doğuruyor.

İlk bakışta Kuzey ülkelerinin ortak borçlanmaya karşı çıkışı temel ekonomik gerçeklerle çelişiyor gibi görünüyor.

Avrupa'nın büyük yatırım ihtiyaçları yok mu ve bunların en azından bir kısmının kamu kaynaklarıyla finanse edilmesi gerekmiyor mu? Ayrıca AB ülkeleri, yılda yaklaşık 800 milyar avroya ya da Birliğin yıllık GSYH'sinin yüzde 5'ine ulaşan bu yatırımları ulusal bütçeleriyle karşılayabilecek mali alana sahip değil mi?

Üstelik tam da bu nedenle Mario Draghi, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu da dahil olmak üzere çok sayıda bağımsız analist ve kurum, yenilikçilik ve kritik altyapı yatırımları için ortak borçlanmayı desteklemiyor mu? Zaten ara sıra ortaya çıkan Güney Avrupalılar dışında, ECB ve IMF'ye, hele ki sevgili Mario'ya kim karşı çıkabilir?

Kuzey Avrupalılar çıkabilir. Üstelik dile getirdikleri kaygılar da kolayca göz ardı edilebilecek türden değil.

Öncelikle, alaycı bir ifadeyle "tutumlu ülkeler" (frugals) olarak anılan bu ülkeler, AB'nin tamamından çok daha düşük faizlerle borçlanabiliyor. 

Öyleyse neden vatandaşlarının daha yüksek faiz ödemesine yol açacak AB ortak borçlanmasını desteklesinler? Onlara göre bu hem ekonomik açıdan mantıksız hem de siyasi açıdan son derece riskli.

Ayrıca Kuzey ülkeleri, zaten büyük bir ortak borçlanma programına onay verdiklerini de hatırlatıyor. Bu program, AB'nin pandemi sonrası ekonomisini yüz milyarlarca avroluk hibe ve kredilerle canlandırmayı amaçlayan 637 milyar avroluk NextGenerationEU planının ana unsuru olan Kurtarma ve Dayanıklılık Fonu (Recovery and Resilience Facility – RRF).

Onlara göre bu borçla finanse edilen büyük harcama programının açık bir dezavantajı bulunuyor: Sonunda geri ödenmesi gerekiyor.

İsveç Avrupa İşleri Bakanı Jessica Rosencrantz kısa süre önce bana ve meslektaşım Victoria Becker'e şöyle demişti:

"Ücretsiz para diye bir şey yoktur. Bunun geri ödenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum ve bu yükü gelecek nesillere aktarmaya devam etmemeliyiz."

Bu açıdan bakıldığında Kuzey ülkelerinin tutumu neredeyse erdemli görünüyor. Bugünün borçla finanse edilen harcamaları, yarının mali yüküne dönüşecektir. Tutumluluk ise yalnızca mali disiplin anlamına gelir.

Avrupa Sayıştayı Başkanı Tony Murphy'nin esprili ifadesiyle:

"NextGenerationEU ismini gerçekten hak ediyor; çünkü faturayı ödeyecek olan bir sonraki nesil olacak."

Performans kaygısı

Ancak ortak borçlanmayı savunan benim gibi — artık eski bir Kuzey Avrupalı sayılabilecek biri için — cevaplanması gereken tek eleştiri bunlar değil. Hatta RRF'nin o kadar çok sorunu var ki ortak borçlanmayı savunmak bazen komünizmi savunmaya benziyor. Teoride güzel olabilir ama uygulamada gerçekten işe yarıyor mu?

En büyük sorunlardan biri ismiyle ilgili. Adına rağmen RRF aslında gerçek anlamda bir "kurtarma fonu" değil.

Plan, pandeminin en ağır döneminde Mayıs 2020'de açıklanmasına rağmen, fon ancak Şubat 2021'de resmen yürürlüğe girdi. O tarihte ise AB ekonomisi Covid-19'un yarattığı sosyal ve ekonomik yıkımdan toparlanmaya çoktan başlamıştı. İlk ödeme olan İspanya'ya yapılan 10 milyar avroluk transfer ise Aralık 2021'de gerçekleştirildi.

Aradan beş yıl geçmesine rağmen fon hâlâ dağıtılıyor. Hatta Macaristan'ın "kurtarma planı" geçen hafta AB maliye bakanları tarafından onaylandı.

Elbette Brüksel'de bu tür gecikmeler olağan kabul ediliyor. AB'nin uzun vadeli bütçelerinden yapılan ödemeler de çoğu zaman bütçe döneminin bitmesinden yıllar sonra tamamlanıyor. Örneğin 2023 yılında, 2014-2020 bütçesi kapsamındaki bölgesel fonlardan 54,7 milyar avro ödeme yapıldı.

Ancak öngörülebilir olmak, haklı olmak anlamına gelmiyor.

Üstelik RRF hakkında sıkça dile getirilen ama yanıltıcı olan başka bir iddianın sorumlusu da bürokrasi değil. Buna göre RRF, AB'nin ilk "performans esaslı" mali aracı olarak tanıtılıyor.

Bu iddia, ülkelerin fondan yararlanabilmek için iş gücü piyasası, emeklilik sistemi veya yargı gibi alanlarda çeşitli reformları tamamlaması gerektiği gerçeğine dayanıyor.

Ancak bu durum fonu performans esaslı yapmıyor.

Tony Murphy'nin de belirttiği gibi RRF aslında daha çok bir "teslimat mekanizması" niteliğinde.

"Bir şeyi yaparsanız, karşılığında belirli miktarda para alırsınız."

Fonun performansının nasıl ölçüldüğü de ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Bruegel'den Zsolt Darvas, RRF'nin ağırlıklı olarak "girdi göstergelerine" (harcanan para veya imzalanan sözleşmeler gibi) ya da "çıktı göstergelerine" (kaç kilometre yol yapıldığı veya kaç işletmenin desteklendiği gibi) dayandığını belirtiyor.

Ancak asıl önemli olan sonuçlara, yani harcanan paranın gerçekten doğru kullanılıp kullanılmadığına yeterince odaklanılmıyor.

Bu kritik bir eksiklik.

Darvas, IMF Başkanı ve eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kristalina Georgieva'nın 2015 yılında yaptığı şu değerlendirmeyi aktarıyor:

"Yüzde sıfır hata ile bir yol inşa edebilirsiniz. Ama o yol hiçbir yere gitmiyorsa yine de hiçbir yere gitmeyen bir yoldur. Ve bu, vergi mükelleflerinin parasının yüzde 100 israf edilmesi anlamına gelir."

Bu sorun, başka bir meseleyle de bağlantılı.

Fonun özellikle İspanya ve İtalya gibi en büyük yararlanıcılarında yolsuzluk, usulsüzlük ve hatta dolandırıcılık vakaları yaşandı. Buna yanlış kullanılan paraların geri alınmasındaki güçlükler ve fonların gerçekte kimlere gittiğine ilişkin eksik veriler de eklendiğinde RRF yalnızca sorunlu değil, aynı zamanda ciddi ölçüde başarısız bir program gibi görünmeye başlıyor.

Avrupa Sayıştayı üyesi Ivana Maletić'in ifadesiyle:

"AB politika yapıcıları RRF'den ders çıkarmalı ve gelecekte benzer bir aracı, vatandaşların paralarının karşılığında ne elde ettiğine dair net bir cevap vermeden bir daha hayata geçirmemelidir."

Başka bir ifadeyle: Bir daha yapmayın; yapacaksanız da tamamen farklı şekilde yapın.

İtibarın yeniden kazanılması

Neyse ki AB'nin bu deneyimden bazı dersler çıkardığını gösteren işaretler var.

Örneğin Avrupa Komisyonu, bir sonraki uzun vadeli bütçe teklifi olan Çok Yıllı Mali Çerçeve'ye (MFF), yeni bir ekonomik kriz durumunda üye ülkelere acil kredi sağlanmasını mümkün kılacak bir mekanizma ekledi. Bu da gelecekte yaşanabilecek krizlerde finansmanın çok daha hızlı sağlanmasına yardımcı olabilir.

Darvas ayrıca, 2027 sonrası bütçe teklifinde kaçınılan karbon emisyonu gibi gerçekten anlamlı bazı performans göstergelerinin yer aldığını belirtiyor. Ancak desteklenen genç çiftçi sayısı gibi bazı göstergelerin hâlâ yeterince güçlü olmadığını da vurguluyor.

RRF üzerine yapılacak adil bir değerlendirme, programın ekonomik katkılarını da dikkate almak zorunda.

Avrupa Merkez Bankası, fonun euro bölgesi ekonomisini bu yıl yüzde 0,9, 2031 yılına kadar ise yüzde 1,2 oranında büyüteceğini öngörüyor. Bu, Komisyonun 2020'de yaptığı ilk tahminlerin altında olsa da son yıllarda neredeyse hiç büyümeyen Avrupa ekonomisi için küçümsenmeyecek bir katkı anlamına geliyor.

Londra merkezli Centre for Economic Policy Research tarafından yayımlanan yeni bir çalışma ise RRF'nin özellikle İspanya, İtalya ve Yunanistan'da istihdam ve yatırımlar üzerinde güçlü etkiler yarattığını ortaya koyuyor.

Avrupa Politika Merkezi'nden Philipp Lausberg ise RRF'nin daha sonra oluşturulan 150 milyar avroluk SAFE savunma programı ve 90 milyar avroluk Ukrayna destek fonu gibi diğer AB kredi mekanizmalarına da örnek oluşturduğunu söylüyor.

Lausberg'e göre:

"RRF daha iyi tasarlanabilirdi ancak genel etkisi olumlu oldu. Avrupa'nın gerçek anlamda ortak mali kapasite oluşturması yönünde çok önemli bir adım niteliğinde."

Kavramsal dönüşüm

Buna rağmen bu faydaların Kuzey ülkelerini ikna etmesi pek olası görünmüyor.

Asıl ihtiyaç duyulan şey, ortak borçlanmaya yönelik zihniyet değişimi.

Öncelikle Kuzey ülkeleri mevcut AB borcunu bir yük olarak değil, ekonomik bir avantaj olarak görmeli.

Bulgaristan Başbakan Yardımcısı Atanas Pekanov'un bana verdiği röportajda belirttiği gibi, NextGenerationEU borcunun çevrilmesi yalnızca gelecek bütçeye mali alan kazandırmakla kalmayacak, aynı zamanda euronun dolar karşısında küresel rezerv para olma hedefini de güçlendirecek.

Bruegel tarafından yayımlanan yeni bir çalışma da bu değerlendirmeyi destekliyor. Araştırmaya göre NextGenerationEU borcunun sürekli çevrilmesi, daha düşük borçlanma maliyetleri gibi ortak AB borcunun sağlayacağı makroekonomik faydaların ortaya çıkması için gerekli şartlardan biri.

İkinci olarak Kuzey ülkeleri ortak borçlanmayı Güney Avrupa'ya yapılan bir mali transfer olarak değil, elektrik şebekeleri ve sınır ötesi altyapılar gibi tüm Avrupa'nın ortak çıkarına hizmet eden yatırımların temel finansman yöntemi olarak görmeli.

Darvas'ın ifadesiyle:

"Bunlar sonunda Almanya ve Hollanda gibi Kuzey ülkeleri de dahil olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinin faydalanacağı yatırımlardır."

Ve belki de en önemli zihinsel dönüşüm de burada yatıyor.

Kuzey Avrupalılar, Güney Avrupalıları öncelikle başka bir bölgenin insanları olarak değil, kendi Avrupalı ortakları olarak görmeli; zamanla Kuzey-Güney ayrımını tamamen geride bırakmalıdır.

Kuşkusuz bu oldukça radikal bir değişim olurdu.

Ama bundan daha sosyal açıdan hoşgörülü ne olabilir ki?

 

Euractiv

Yayınlanma: 18.07.2026 21:18
Ana Sayfaya Dön